29 Kasım 2012 Perşembe

BABA, DEVLET ve TANRI

Hani hep derler ya Dünya hazırlık yeridir, ölümden sonrasına hazırlandığımız yerdir. Yani, çocukluk, gençliğe; gençlik, olgunluğa; olgunluk, yaşlılığa; yaşlılıkta ölüme hazırlandığımız evrelerdir. Bu yüzden, yaşlıların ansızın ölmesi veya çocukların ihtiyatlı olması söz konusu değildir. Çünkü beklentilerimizde bu düzen çerçevesinde şekillenmiştir. Tabi bunların yaşla ilgili olduğunu düşünmek büyük bir talihsizlik olurdu. Mesela, Toplumsal perspektifte içinde insanlar, toplum için ne yaptığına göre kademe kademe yükselir. Devlet memurları bağlandıkça rütbesini artırabilir. Tahakküm altına girdikçe, hâkimiyet kazanabilir. Çünkü her düzen kendisini devam ettirecek kişiyi arzular ve yüceltir. 

Baba ve Roller Karmaşası
   Her şey “Babayla” başlar. İlk emir aldığımız, ilk boyun eğdiğimiz, ilk minnet duyduğumuz, ilk borçlu olduğumuz “….dir Baba”. Bizim geleceğimizi bizden çok düşünen ve iyiliğimiz adına “vazgeçemediğimiz” ilk “….dir Baba”. Otoritedir. Sorgu olmaz çünkü “Babamızdır”. Onun bize sunduğunu yaşarız mesela. O, bizim dünyamızdır ve doğrular ondan öğrendiklerimizdir. Peki, bu haliyle “Baba” sosyolojik bir “karakter” midir, yoksa biyolojik bir “varlık” mı? İşte meselenin özü bu. Bizim hayatımızda böylesi bir yetkiye ve vazgeçilmezliğe sahip olan karakter mi yoksa insan mı? Ona öğretilen bir rolü mü oynuyor, yoksa tamamen insan tabiatı mı taşıyor? Bu cevap babadan babaya değişebilir ama insanı evlenecek yaşa getiren ölçüt toplumdur. Mesela, gençlerin çocuklarla muhabbetinde hep bir kışkırtıcılık, çocukları serbestleyen sözler varken; bir zamanlar genç olan “Baba” hep “akıllı, uslu çocuğundan” bahseder. Sonra bir hiyerarşi vardır. Çocuk önce anneye gider, anne de “Babaya”.  Hem zaten “Baba” çocuğa isim koyarak ona bir ideal yüklemiş ve yönlendirmiştir. Tıp Fakültesini bırakanların sayısı da ondan yüksektir zaten.
   Kavrama kabiliyetimiz arttıkça, çevreyi yorumlar hale ulaştığımızda “Baba” biraz etkisini kaybetmeye başlar ama o zaten vazifesini yerine getirmiş ve çevreyi fark etmeden de olsa onun gibi yorumlamaya başlamışızdır zaten. Yine de bazı özgürlükler kazanmışızdır mesela arkadaş seçimi gibi. İstediğimiz çevreye girip çıkabiliriz ve ilişkilerimizi istediğimiz seviyelerde tutabiliriz. Ama nihayetinde devlet seni en yakın okula göndermiş, okul saatleri oyun vakitlerini değiştirmek zorunda bırakmış ve erkek/kız olduğunun bilincinde olman da ( erkek/kız olmak değil) arkadaş ilişkilerini kısıtlamıştır. Yani düzene adımınızı atmış ve çevrenizdeki bu olayları gayet normal karşılamış ve hatta hepsinin kendi seçiminiz olduğunu düşünüyorsunuz. Bu demektir ki yakında kıdeminiz yükselecek ve sabahları ekmek almaya gönderilmekten kurtulacaksınız. 

Devlet ve Çelişkli İnancımız
   Ufaktan alışmaya başladığınız bu düzen, zamanla sizin bir parçanız olur ve onsuz ne yapardık diye düşünüp sevinir hale gelirsiniz. Tıpkı cep telefonlarının eksikliğinin katlanılamaz olduğunu düşünmek gibi. Yalnız çevreniz genişledikçe “Babanın” bu çevreye düzen sağlayacak bir otoritesi olmadığını anlayınca ve farklı bir otorite aramaya başladığımız anda karşımıza devlet çıkar. O korkunç ve caydırıcı gücüyle, huzurumuzu borçlu olduğumuz yegâne varlık gibi karşımızdadır. Onsuz huzurun olamayacağına, güvenliğimizin sağlanamayacağına kanaat getiririz. Peki, ama herkesin diğerlerine karşı devlete güvendiği ve gerekli gördüğü; öte yandan da, devletin sürekli olarak hayatımıza müdahale ettiği çelişkisini nasıl aynı anda savunabiliyoruz? Ondan hem hoşlanıp hem de hoşlanmamız, nasıl açıklanabilir?
   Her zorba gücün olduğu gibi devletinde bunu sağlamak için bazı yöntemleri vardır. Öncelikle Devletin en büyük silahı “millettir”. Devlet ilk önce kendi milleti ile diğer milletler arasındaki farkın doğal sınırını (görünmeyen) iyice keskinleştirir, ötekileştirir, düşmanlaştırır. Sonrasında  Ortada tek başına kalmış millet ya da denize düşmüş demek daha uygun olur hemen yılanına sarılır yani Devlete. (Ben olmasam sizi kimse korumazdı diye tıslar, kimse de kimi kimden koruduğunu düşünmez. Neyse. ) Devlet üzerine kurulu olduğu kara parçası üzerinde yaşayan herkes üzerinde mutlak güce sahip olduğunu iddia eder ve bu gücü meşrulaştırmak için yasalar icat eder. Yasalar pek çok konuda toplumu düzenlese de, aynı zamanda, devleti de bunun için yetkilendirir. Kendi koyduğu yasaları korumak için silaha başvurur ve insanları hapse atıp özgürlüklerini elinden alır ama insanlara böyle muamele ettiği için kendisi ceza almaz çünkü millet, kendi varlığının devamını devlete borçlu olduğu için onu destekler. Devletin gerekliliğine olan inancımız perçinleşir. (Yukarıda anlattığım tüm süreci sırasıyla Türkiye için düşünürseniz bana hak vereceksiniz) .
   Devletin gerekliliği zihnimize yerleşir fakat aynı zamanda devletin, özel hayatımıza sıkça müdahale ettiğinden ve yaşantımızı kısıtlamalarla boğduğundan şikâyet ederiz. Mesela, büyük bir fabrikanın sahibiysek, işçi sendikalarını destekleyen ve işçi maaşlarına alt sınır koyan bir devlet bizim hareket alanımızı kısıtlamış ve maddi bir yükü omuzlarımıza bindirmiştir. Tam tersine, eğer biz o fabrikada işçiysek, bu kez devlet bizim patron karşısında hareket alanımızı genişletmiş ve bizi yetkilendirmiştir. Bu haliyle de devlet, hem kısıtlayıcı hem de yetkilendiricidir ve menfaatimize göre hem gerekli hem de değildir. Yani Devlet, milletin kendi devamlılığı için üretilen, dış mihraklar paranoyasından beslenen ve sonrada gerekliliğine inanılan büyük bir mekanizma oluvermiş ve milletin “Babası” olmuştur.

Tanrı ve Mutlakıyet
   İktidar çeşitleri içinde “tanrı” en üstünü ve her şeyin tasarrufunu elinde bulundurduğundan dolayı reddedilemez ve vazgeçilemez bir otoriteye sahiptir. Diğer sistemlere göre kendisine en çok güvenen iktidardır. Diğer otoritelerin aksine düzene uymamayı ve sorgulamayı tavsiye etmiştir. Ayrıca, “Baba ve Devlet” yöntemlerinde sisteme boyun eğdikçe elde edilen geniş yetkiler ve özgürlükler varken; tanrı, dünya üzerinde insanı hakim kılmış ve ona istediği her şeye yönelebilecek “iradeyi” vermiştir. “Baba ve Devletin” insana ve topluma vermekten kaçındığı ve korktuğu çok büyük bir silah olan “İradeyi”. Yani, insana önce her şeyi –bugün bizim insan hakları dediğimiz şeyler aslında- verip ve ardından iradesiyle gerçekleri bulmasını beklemiştir.
   Ayrıca, tanrı insana sınırlayıcı faktörler koymamasına rağmen onu, bir yandan hatırlatan ve unutturmayan bir çevreye ama diğer yandan “unutturan zaman ve mekâna” yani dünya düzenine göndermiştir. En baştan tanrı, insanı ölümlü yaratarak onu tekrardan kendine dönmeye mahkûm etmiş, yarattığı düzenle ve bu düzen çerçevesinde gelişen olaylarla insanın acizliğini kanıtlayan dertler, hastalıklar yaratmıştı. Dünya üzerindeki tüm eşyayı geçici surette yaratarak, insanın kendi geçiciliğini unutmamasını temin etmiştir. Fakat yukarıda sözünü ettiğim gibi bu sistemde her şey karşıtıyla yaratılmış ve kötülüklerin baştan çıkarıcılığı ve çirkin sureti vasıtasıyla insanların bunlardan kendini sakınması gerektiğini ve bunun emirlere uyarak mümkün olabileceğini belirtmiştir.

Sonuç
   İlahi sistemde de büyük bir düzenden bahsedebiliriz hem de Doğa gibi söz geçiremediğimiz bir düzenden. Lakin burada durum bir farklılaşıyor ve “Baba ve Devletin” düzeni sıkı sıkıya tembihlemesine rağmen; İlahi öğretiler, tanrının kendisine ulaşabilmemiz için düzenden uzaklaşmamızı, onu elimizden geldiği kadar reddetmemizi öğütlüyor. Çünkü “Baba ve Devlet” varlığını ve otoritesini bize borçluyken; Allah’ın varlığı kendindendir, bize borçlu değildir. Sonuç olarak “Baba ve Devlet”, insanı yetiştirilen ve adapte edilen bir varlık gibi görürken; insanın düzeni kabul etmesine göre ona kıdem verirken, ilahi düzende her şey tam tersi gibidir. Bunu hak edip etmeyişimize bakmaksızın varlığımıza insanlık mertebesini bahşeden Allah, sonrasında da onu nasıl tasarruf ettiğimizle ilgilenir. İyiliği ve kötülüğü aynı ruha yerleştirerek bizim İyiyi seçmemizi öğütler.

24 Kasım 2012 Cumartesi

TEHCİR SÜRECİ


   Sürgün yemek, evini terk etmek, evladını –hayatta kalabilsin diye- geride bırakmak; birkaç zorbanın, eşkıyanın faturasını ödemek adına ölümün kucağına itilmek… Belki de pek çoğu o sürgünün böyle bir faciaya gebe olduğunun farkında bile değildi. Bölge valileri birçok konuda onların içini rahatlatacak açıklamalar yapmışlardı. İTC tarafından gönderilen telgrafların hemen hepsi sürülecek Ermenilerin yol güvenliğinin temin edilmesi yönündeydi. Hatta valilere bazı hususlarda inisiyatif hakkı bile tanınmıştı. Fakat bunca emre ve uyarıya ve yetkiye rağmen niçin ölen sayısı bu seviyeye ulaştı? Niçin Halep’e sağ salim varamadılar?

Bu soruya kapsamlı bir cevap verebilmek için:
1.      Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durum ve halkın yaşam standartlarını,
2.      İTC ve bölge yönetimleri arasındaki telgrafları,
3.      Hesaba katılmayan Kürt eşkıyalarının konvoya olumsuz etkilerini,
Sırasıyla incelemeliyiz.

Daha önceki yazımda tehcir öncesinde yaşanan olayların Osmanlı Devleti’ni tehcir kararı almaya zorladığından ve bunun siyasi bir hamle olduğundan bahsetmiştim. Bu yazıda amacım herhangi bir şeyi işaret etmek veya katili bulmak değil. Çünkü hedef göstermek, toplumun sonraları kendisini sorgulamasına engel teşkil eder ve gelişim adına yararsızdır. Bu yüzden, burada önemli olan “doğruya ulaşmak için hangi yolları kullanmalıyızı” açıklayabilmektir.

         1908-1916 Yıllarında Osmanlı Devleti, Halkı ve Ordusu
   1908 yılından başlayarak Osmanlı devleti sürekli olarak Avrupa’daki topraklarını kaybetmeye başlamıştı. Daha önceleri Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanması, Mısır’ın elden çıkmasıyla epey toprak kaybeden Osmanlı 1908’de Bulgaristan’ın da bağımsız olmasıyla şiddetli kayıplar vermeye başladı. Ardından Bosna işgal edildi, ardından Trablusgarp. Sonrasında 1913’teki Balkan yenilgisiyle Osmanlı nüfusunun %20sini, topraklarının %32sini kaybetti. Bunun sonucu olarak, ülkede milliyetçi duygular kabarmaya başladı. Sonrasında, kaybedilen topraklardan Müslüman göç akımları başladı ve katliam hikâyeleri anlatılmaya başlandı; muhacirlerin büyük kısmı yolda yaşamını kaybetmişti. Kurtulanlar, tüm Hristiyanları bunun sorumlusu olarak görüyor ve onlara karşı büyük bir nefret duyuyorlardı. Osmanlı Devleti o dönemde birçok cephede aynı anda savaştığı için ekonomik anlamda ciddi bunalımdaydı ve toplanan yüksek vergiler yüzünden ülke genelinde bir kıtlık ve sefalet baş göstermişti. Nüfusuna oranla, sosyal imkânları ve tesisleri bir hayli kısıtlı olduğu için de salgınların önüne geçilemiyordu.

“açlıktan kıvranan Ermeni ve Türkler, aynı anda dükkânların önünde yan yana dileniyor ve bayırlardan topladıkları otları yiyorlardı.”(Ephraim K. Jernezian)

“Gerçek bir açlık yaşanıyor ve kimse fakirlerin ölüp ölmemesini umursamıyor.”(Count Johann von Bernstorf)

“ülke genelinde büyük bir sefalet yaşanıyor. Bu bölgelerde, Ermeni muhacirleri hesaba katmazsak, yiyeceği olmayan 500.000 kişi yardım bekliyor. Yüzlerce insan açlıktan kırılıyor. Yardım eden yok. Şeker ve gaz yağı fiyatları iyice yükseldi. Lekeli humma salgını var, ölüm oranı çok yüksek.” (Büyük Britanya Parlamentosu, Dış İlişkiler Sekreterliği)

“askerler şansları varsa, bir avuç arpa alıyorlardı. Ölü hayvan kemiklerini kemirmeye ve at gübresinden minik tohumları çıkarmaya başladılar. Zamanla açlık hummasına yakalandılar ve eriyip gittiler… Ocak ayında tek bir asker dahi hayatta kalmadı.” (Hans Werner Neulen)

“Türk askerlerinin neredeyse %50si lekeli hummadan ölmüşken bu oran Alman askerleri arasında yaklaşık %10du.” (Werner Steuber)

“Malatya’da kolera salgını başlamıştı ve her gün 100 asker ölüyordu. Yakında, bütün ordunun ortadan kalkması için savaşa gerek kalmayacaktı.” (Jacobsen, Diarries of a Danis Missionary)
“savaş alanında 243.598 asker kaybeden Osmanlı ordusunun 466.759 askeri, salgın hastalıklara kurban gitmişti.” (Sarkis Karayan)

“savaş sonucunda, çoğunluğu muhtemelen hastalık ve kötü beslenme veya açlık nedeniyle olmak üzere, en az bir buçuk milyon sivil Müslüman’ın öldüğü tahmin edilmektedir.” (Sarkis Karayan)

İTC Politikaları
           Ermeni meselesinde, İTC söz konusu olduğu zaman, asıl konu, “Ermenilerin çektiği acılar değil, özel kasıt” sorunudur. Yani 1. Dünya savaşında meydana gelen katliamların, İTC tarafından kasıtlı olarak, organize edilmiş olup olmadığıdır. Tehcir esnasında, çeşitli sebeplerden ötürü ölen Ermenilerin, aslında, kasıtlı öldürülmesiyle veya başka bir sebepten hayatını kaybetmesi arasında bir fark yoktur. Fakat olayın siyasi boyutu düşünüldüğü zaman bu soruya net bir yanıt vermek zorundayız.
Osmanlı arşivlerinin büyük bir kısmının kayıp veya açılmamış olmasıyla, İTC ile alakalı elimizde sınırlı sayıda resmi belge mevcuttur. Ve bunlar incelendiğinde, yukarıda da bahsetmiş olduğum gibi, hemen hepsinin durumu iyileştirmeye yönelik belgeler olduğunu söyleyebiliriz. Bazı bölgelere tehciri durdurun emrinin gönderildiğini ve Ermenilerin saldırılara karşı kesinlikle korunması talep eden emirler barındırdığını açıkça görüyoruz. Lakin bu emirlerin ilginç bir şekilde pratiğe dökülmediğine hatta bazı durumlarda tam aksinin yapıldığına dair belgeler de mevcut. Bu konuda Türk tarihçiler, sorunu emre itaatsizliğe ve otorite eksikliğine havale ederken; Ermeni tarihçiler, İTC’nin özel ajanlarla farklı mesajlar gönderdiğini ve bu mektup ve telgrafların okunduktan sonra yakılması emriyle ortada delil bırakmadıklarını iddia ediyorlar.
     Ama mesele İTC üyelerinin tutuklanıp Malta’ya sürgün edilmesi ve o dönemde İngiltere’de yargılanmasıyla bir nebze açığa kavuşturulabiliyor. Mahkeme, uzun süren yargılama sürecinde ve elindeki onlarca belgeye rağmen, İTC hükümetini suçsuz buluyor ve beraat ediyorlar.   

Kürtlerin rolü
     Konunun Kürtlerle alakası, devlet tarafından kullanılıp kullanılmadığı üzerine yoğunlaşıyor. Bir kısım tarihçiler Kürtlerin yetkilendirildiğini iddia etmelerine rağmen –ki bunlar İTC’nin ajanlar vasıtasıyla gizli mesajlar gönderdiğini iddia edenler-, bir diğer kısmı ise Kürtlerin fakir ve yağmacı olduklarını ve Ermenilerin mal varlıklarıyla birlikte göç etmelerinin tek başına, saldırılar için geçerli bir sebep olduğunu iddia ediyorlar.
     Tehcir kararının ardından, uzun bir yolculuk yapmaya mecbur edilen halk, sahip olduklarını arabalarına yüklemişler ve yolda aç kalmamak için de değerli eşyalarını stoklamışlardı. Halep’e giden yolun büyük bir kısmı Doğu vilayetlerinden geçiyordu. Yani bölge, asker kaçağı bir sürü eşkıya ve dağılan Hamidiye alaylarının başıbozuk Kürt çeteleriyle doluydu. Köyleri yağmalayarak geçinen bu eşkıyalar için Ermeniler, bulunmaz bir fırsattı.

“Kürtler tabancayı, kılıcı, kamayı severler ve özellikle silahsız kurbanlara karşı acımasızca kullanırlar.” (Hepworth)

“Ermeni mallarının yağlanması fikri dahi onları saldırı için isteklendiriyordu ve başka bir zorlamaya gerek yoktu” (Hepworth)

“ama bazı Kürtler –Dersim dağlarındaki Alevi Kürtler- Ermenilere sığınak sağladı.” (Guenter Lewy)

     Kürt rolündeki bir diğer husus ise; bunun İTC’nin katliamı organize edip etmediğiyle alakalı olmasıdır. Katliamlar bölgeden bölgeye ciddi farklılıklar göstermiştir. Batı vilayetlerinden ve İç Anadolu’dan geçen yollarda ölüm oranı Doğu’ya göre çok düşüktür. Ama bu farklılık beraberinde ciddi bir tartışmayı getirmiş ve Osmanlı’nın Kürtleri adeta bir maşa gibi kullandığına kadar ulaşmıştır.

“Osmanlı yönetimi Kürtleri “araç olarak” kullanmıştır ve bu Kürtleri isteklendiren, “körü körüne dinsel hoşgörüsüzlüktür”( Kürt tarihçi Kemal Madhar Ahmed)

“işte bu Kürtler, birçok arkadaşımızı öldürmek için kullanıldılar.” (Maria Jacobsen)

“Türk Jandarmalar ile Kürtlerin, Ermeni konvoyunu yağma etmek için sıklıkla işbirliği yaptığı doğrudur. Fakat Kürtlerin Ermenileri öldürmeye zorlanmış olduğuna dair tek bir kanıt bile yoktur.” (George Hepworth).

Sonuç
    Burada mesele, geçmişe ait bir lekeyi ayyuka çıkarıp birilerini mahkûm etmek olarak anlaşılmamalıdır. İnsanımız artık böylesi anlayışlardan kurtulmaya başladı fakat birçoğu, duygusal olarak, bunu doğrulasa da durumu kabullenmekte çözümsüz kalıyor. Tek millet baskısından kurtaramıyor düşüncelerini.** Yetmiş milyonun yaşadığı ülkede sen, sadece onlardan birisin. Birileri suç işledi diye senin ellerin kirlenmez. Birilerinin vicdansızlığı senin vicdanını karartamaz. Elbette ki, her toplumda; bir kısım, doğrunun savunucusu olacakken; kalan bir kısmı ise kötülüğün kölesi olacaktır. Günahsız insan olabilir ama günahsız toplum olamaz. Bireyin doğruluğunu teyit edebiliriz ve bu olumlu sonuçlar doğurur fakat birbirinden tamamen farklı hedeflere aynı zaman diliminde yönelen toplumların ve toplumsal anlayışın doğruluğunu teyit edemeyiz.

** buradaki “tek millet baskısı” insanları birey olarak ele almayıp, toplumun geneli üzerinden bir yargıya varma gereği hissettiren baskıdır. Onları -birbiriyle zihinsel bağ dışında başka bağları olmayan ve istediğini yapmakta özgür insanları, ki bu insanların çoğu sokakta karşılaştıklarında birbirlerini kınarlar- tek ve bütünmüş gibi göstermek ister. Ve bu bakış, toplumu ele alırken onun birbiriyle çelişen, zıt taraflarını anormal bir duruma dönüştüren ve toplumların, tanımlanmış alışkanlıkları olan bir grup olarak tanımlanmasını isteyen bir nevi dayatmacı bir anlayıştır.

6 Kasım 2012 Salı

ABDULLAH ÖCALAN VE KÜRT SORUNU


        Yamanlar Koleji mezunu kardeşlerimizle her ay düzenlediğimiz 1kitap1yazar programının bu ayki konuğu Oral Çalışlar’dı. Söyleşimizde Oral Çalışlar’ın 1993 yılında basılmış Öcalan ve Burkay’la Kürt sorunu adlı kitabını referans aldık. Yaklaşık iki buçuk saat süren, keyifli söyleşinin ardından, hem meseleyi daha detaylı inceleyebilmek hem de röportajın önemli bulduğum kısımlarını yeniden derlemek adına bu çalışmayı yaptım. Kürt sorununu çözmede geçerliliğini yitirmiş prensiplerin dışına çıkamayan Türk terör politikasını, Cumhuriyetin beraberinde getirdiği dar bakış açısının ne tür sorunlara yol açtığını, sosyalizmin zamanla devlet faşizmine dönüştürüldüğünü, ancak eskiyi eleştirebilmenin birleştirici yeniliklere vasıta olabileceğini; Öcalan’ın röportajından oluşturduğum notlarla da anlatmaya çalıştım.    

1.      BAĞIMSIZLIK

Bağımsızlık her halkın istemidir. Bağımsızlığı da kalkıp devlet ayrılıkçılığıyla sınırlandırmak, gerçekçi değildir. Gün gelecek, uluslar tek bir siyasi topluluk içinde olacaklar.

Türk gerçeği bile kendini tam bağımsızlaştıramamıştır. Onların da bağımsızlığa ihtiyacı vardır. Bağımsızlık eşittir devlet sahibi oldum anlamına gelmiyor. Bağımsızlık oldu diye birlikten de vazgeçilmiyor. Bağımsız halklar, bağımsız insanlar en iyi birleşebilen insanlardır, halklardır.

Bağımsızlık, iç içe yaşayan halklar içinde gerçekleştirilebilecek bir olgudur. Bağımsızlığı, hiçbir insan, hiçbir halk, hiçbir ulus için düşünmekten korkmayalım. Aynı devlet içinde de insanlar bağımsız olabilir. Düşüncesi bağımsız olan, politikası bağımsız olan, siyasi birlikleri güzel yapar. Ama Türkiye’de bunu anlayacak kafa var mı? O, her şeyi egemenlikle, otorite altına almakla halledebileceğini sanır. Karşı tarafın iradesini sıfıra indirirse, onun anladığı milli birlik ve bütünlük sağlanmıştır.

2.      TERÖR POLİTİKASI

Devlet bizi dağdan indirmeye ve Pişmanlık Yasası’nı geliştirerek teslim almaya yeminlidir.
Kararnameyi biraz önce radyodan birlikte dinledik. Niyeti şu: gelsin dağdakiler, kovuşturmaya uğramadan evlerine gidecekler. Ardından operasyon şiddetli geliyor, inmeyenler imha olacak. Ardından Kürt meselesi, operasyonlar temelinde hallolacak. Bu bakış açısında Türkiye Cumhuriyeti’nin 70 yıllık tenkil politikası vardır. Aynısı uygulanmak isteniyor.

3.      KEMALİZM

Ama Mustafa Kemal’i bütün tarih yapmak, bütün toplumun geleceği yapmak, Türkiye toprağına, Anadolu toprağına büyük saygısızlık olur. Ne Mustafa Kemal bu kadar büyüktür, ben kendim de dahil, peygamberler de dahil, hiçbir önder insanını bu kadar kuşatıcı ve biz buna hegemonyacı da diyebiliriz. Şunu görmek zorundayız, Anadolu Türklük gerçeği Mustafa Kemal’den daha büyüktür. İnsan gerçeği önderlerden daha büyüktür. Önderleri inkâr etmiyorum. Bana göre çok aşırılık yapıldı. Mustafa Kemal’in toplum üzerindeki konumu abartıldı. Tarih içindeki yeri abartıldı. Çok geleceğe ve bütün geçmişe yayıldı. Tabu düzeyine çıkarıldı.

Bugün çok çözümsüz durumdasınız. Türkiye Cumhuriyeti çözümsüzdür. Türkiye insanı çözümsüzdür. Bunun Kemalizm’le çok sıkı bağlantısı var. Kemalist çözümlemeyi yeniden yapamazsanız, Kemalist gerçeğe göre, siz günümüz Cumhuriyet’inin krizini aşamazsınız. İkinci Cumhuriyet lafını ben etmedim. En tepedeki etti. Halen büyük bir tartışmadır sürüp gidiyor. Eğer tıkanma belirtileri olmasaydı, bu tartışma ortaya çıkmazdı. Bu da Kemalizm’in kişiliği çözümlenmeden fazla çıkışa yol açamaz. Bu Mustafa Kemal’i küçültmek, değerden düşürmek değildir.

Misak-ı Milli de insan içindir, Türkiye’nin birlik bütünlüğü de insan içindir. Eğer bu kavramlar insanı daraltıyorsa, cüceleştiriyorsa, birbirlerine karşı şovenizme götürüyorsa, halkları rahatsız ediyorsa, bu kavramlar da tartışılmalıdır. Çünkü onlar da Türk insanı içindir. Türk insanı bu kavramlar için değildir. Türk toplumu bu kavramlar için değildir. Bu kavramlar, Türk toplumu, Türk insanı veya Türkiye’de yaşayanlar içindir. Bugün bu kavramlar Anayasa’da, yasalarda, işkencedir, yasaktır, tutuklamadır, o zaman düşünmemiz gerekir. Bu kavramlarda bir bit yeniği var. Bu eleştirilerimizle yeni birliktelikler geliştirilmelidir. Zaten Kemalizm tarihte bir yer işgal ediyorsa, bu yeni konuma basamak teşkil ettiği oranda anlam ifade eder. Biraz dediklerimi lütfen anlayın.

4.      İSLAMİYET VE LAİKLİK

Türkiye’de Kemalistler temel sorunları o kadar at gözlüğüyle değerlendiriyorlar ki... Gerçekten sağlıklı bir tarihi yaklaşım, toplumsal yaklaşım başarılamadı. Bir laiklik icat edildi, Batı’dan kopya edildi. Kimse de bir şey anlamadı. Yüzünü aç, başını aç böyle değerlendirildi. Bir yerde başörtüsü şeriattır, ezan okumak şeriattır gibi değerlendirmeler yapıldı. Ne o yaptığını anladı, ne diğer taraf yaptığını anladı.

5.      SOSYALİZM

Sosyalizm evet, iktidarı hedeflemeli, devleti ele geçirmeli, fakat bütün bunlar iktidarı yüceltmek için, hele devleti çok çok yüceltmek için olmamalı. Zaten kurucuları da bunları söylüyorlar. Giderek devleti söndürmeliydiler. Bunun biçimi üzerinde durmak gerekirdi. Tabii durum böyle olunca da benim ulusum, benim ülkem, şöyle başat olacak, şöyle yarış yapalım, bilmem neyle geçecek, bunlar sosyalizme yakıştırmalardır. Bence sosyalizm de burada kaybediyor. Şunu sağlayabilmeliydi: Benim yarattığım insan dünyanın en yüce insanıdır. Ve gerçeği de biraz öyle olmalıydı. İnsanlığın bütün kültürel gelişmesini anlayabilmeliydi. Bu temelde eşitliği, özgürlüğü temsil etmeliydi. Ve her insanı, her ulustan insanı kapsayabilmeliydi. Rahat ettirebilmeliydi. Kısacası esenlik getirebilmeliydi.

Türkleri bizim Kürtlerden de üstün görürüm. Gelişmiş ölçüleri de vardır. Fakat bana göre, onlar bunu tamamlayamıyorlar. Biraz daha zenginleştirebilirler, olgunlaştırabilirler. Çözümleyici olabilirler.
Türk gençliğinin devrimci coşkusuna katıldım. Fakat yaptıkları sosyalizm tartışmalarını anlamsız buluyordum. Halen de buluyorum. Lafazanlık yönü çok ağır basan, oldukça kırıcı, gürültü çıkarıcı bir tarz olarak değerlendirdim.

Sosyalizm öncelikle bir ahlaki meseledir. Salt bunu siyasi bir mesele, ekonomik bir mesele olarak düşünmek kimin icadı oldu? Onun üzerinde düşünmek gerekir. Bana göre sosyalizm insan bireyini köleci sistemler dahil en son kapitalist emperyalist sisteme karşı savunmayı izah etmelidir. Devlet seviyesinde, devrim ve proletarya diktatörlüğü seviyesinde olması da şart değildir bu savunmanın. Niye Müslümanlık hala gelişiyor? Niye İran’da Ayetullahlar bu kadar güçlü? Onlar yıllarca nefisleriyle mücadele ettiler. Sürekli bir Ayetullah kültürü oluşturdular. Bu kültür iktidar oldu. Şimdi Türkiye’de sosyalizmi bir yaşam biçimi olarak seçip de yaşamına ona göre yön verenler az.


6.      SOSYALİSTLERİN BİRLİĞİ

Türkiye’nin sosyalistleri, aydınları gerçekçi olmuyorlar. İkide bir PKK dar milliyetçi bir harekettir - sizin daha önce geldiğiniz hareket tarafından ısrarla sürdürülen bir iddiadır, (Aydınlık hareketini kastediyor) - Ben onları dar milliyetçi olarak değerlendiriyorum. Kendimi de son derece gelişmiş bir enternasyonalist olarak. PKK’yı da bu temelde geliştirilen bir örgüt olarak değerlendiriyorum.

7.      DEVRİM VE SANAT

Devrimin sadece askeri, siyasal yolla yapılamayacağını, sanatsal yolla da inşa edilmesi gerektiğini, Türk insanının da böylesine bir sanatsal yediden yapılanışa ihtiyaç duyulduğunu söylemeliyim. Kemalizm’in romanı yazılmamıştır. Kemalizm’in tarih için ne ifade ettiği, sadece övülmüştür.

Kaptırılmaması gereken güzel Türkiye, güzel Türkiye halkı var. Sizin Kürdistan’la ilgilendiğiniz kadar ben de Türkiye ile ilgilenmek istiyorum.

8.      EMPERYALİZM

Amerika’nın yarattığı tüketim toplumu modeli başlı başına bir zincirden boşanmadır. İnsanın bütün tehlikeli tutkuları, bütün hayvani özelliklerinin çok üst düzeyde ve değişik bir biçimde örgütlendirilmesidir, saldırganlaşmasıdır.

Siz Türkiye’yi çok emperyalizme bağladınız. Türk halkını da kapıkulu ettiniz. Buna esef ediyorum. Bir dönem İslam’ın emrinde asker yaptınız.

21 Eylül 2012 Cuma

ERMENİ MESELESİ: TEHCİR ÖNCESİ YAŞANANLAR 1


                                   

                    ERMENİ DEVRİMCİ ÖRGÜTLER ve OSMANLI


   Milliyetçilik akımının olumsuz etkileri yüzünden zor günler geçiren Osmanlı, ülkeyi bir arada tutmakta zorlanır hale gelmişti. Bu yüzden daha sert önlemlere başvuruyordu. Cezalar her zamankinden daha sert, kesin ve acımasızdı. En ufak şüpheli bir hareketiniz sizi sorgulamak için alıkoymalarına yetiyordu. Hele birde Türk değilseniz zaten potansiyel bir isyankâr, asiydiniz. O karmaşık dönemde bu durumu lehine kullanabilmek adına bazı ırkçı ve ayrılıkçı gruplar tarafından Bâbıâli’yi tahrik etme politikası izlenmiş ve bunun sonucu olarak insanlığın aleyhine cereyan eden hadiseler meydana gelmiş ve bu vasıtayla Avrupa’da kamuoyu oluşturmak ve Bağımsız Ermenistan’ı kurmak için harekete geçilmişti. Bu grupların kamuoyu oluşturabilmek adına kendi halkı da dâhil olmak üzere bölge halkına yaptığı zulümleri dönemin misyonerlerinin günlüklerinden alıntılarla ve konsolosların yazışmaları ve raporları aracılığıyla anlatmaya çalışacağım. Yalnız şunu da asla unutmamalıyız ki hiçbir kötü başka bir kötüye dayanak olarak gösterilemez. Buradaki maksadım tehcirden önceki süreçte neler yaşandığını anlatabilmektir.

Hınçak Partisi
1887de İsviçre’deki bir grup öğrenci tarafından Hınçakyan Devrimci Partisi kuruldu. Parti üyeleri Marxist devrimci Rus düşüncelerinden etkilenmiş olmalarıyla tanımlanıyordu. İlk hedefleri Rusya, İran ve Türkiye’deki Ermenileri bağımsız bir Ermeni devleti altında toplamak nihai hedefleri ise sosyalist bir düzen kurabilmekti. Bu parti aynı zamanda devrim yapabilmek için silahlanmayı ve gerilla savaşını da gerekli görüyordu. Parti programının 6. Maddesinde de şöyle deniliyordu:
“Yabancı bir güç Türkiye’ye dışarıdan saldırdığında, genel ihtilal yapma zamanı gelmiş olacak. Parti iç ayaklanma başlatacak.”

Taşnak Partisi
1890 yılında ise Rusya Ermenilerinden oluşan bir grup tüm devrimci gruplarını tek bir çatı altında toplamak için federasyon kurma kararı aldılar. (Federasyon yani “Daşnaksutyun” ismini almış biz kısaca Taşnak diyoruz.) Hınçaklar bu devrimci federasyona katıldılarsa da sonradan varlığını sürdürebilme adına gruptan ayrılmıştır. 1896 yılında Hınçakların bölünmesiyle Taşnaklar Ermenilerin esas devrimci partileri haline geldi.

Taşnakların amacı ve stratejileri
Partililer iktisadi ve siyasi özgürlükler, halkçı demokratik bir hükümet, arazisi olmayanlara torak dağıtmak ve zorunlu eğitim gibi vaatlerde bulunuyordu. Vekillerinin çoğunun sosyalist oluşuna rağmen davaya zarar verir gerekçesiyle böyle bir söylem ve tutumdan kaçınmışlardır. Ve yukarıda bahsedilen hedeflere “ihtilal vasıtasıyla” ulaşabilmek adına Halkı silahlandırmayı, Türk yönetimine karşı aralıksız kavgayı ve hükümet binalarının yağmalanmasını öngörüyordu. Nalbandian’ın kitabında bahsettiği ifadeyle “Hükümet yetkililerini, muhbirleri, hainleri, soyguncuları ve her türlü baskı kaynağını yıldırmak için terör silahını kullanma kararı aldı.” Nihai olarak iki partide silahlı bir mücadele ve devrimi bağımsızlık adına gerekli görüyordu. Bu yıllarda gerillalar sürekli olarak Jandarma ve askeri birliklere saldırmış ve bu çetelerin Müslüman köylerinde katliam yaptıklarına dair haklarında birçok iddia vardı. İngiliz konsoloslar düzenli olarak Türk yetkililerinin öldürüldüğünü bildiriyorlardı.

Ermeni halkının kanalize edilmesi
Ermeni halkını mücadeleye dahil edebilmek dava adına gerekliydi. Bunun için Ermeni halkının kölelik anlayışına karşı etkin bir propaganda yürüttüler. “Fedai” isimli, Osmanlı ordularına karşı zaferler elde eden askerlerin, cesaretlerinden ve kahramanlıklarından bahsediyorlardı. Her yaptıkları operasyon adeta efsaneleştirilip köylüyü galeyana getirmek istiyorlardı. O dönemde ortalıkta dolaşan binlerce fedai efsanesi duymanız mümkündü. Fakat köylülerin apolitik tutumu ve zenginlerin ayrıcalıklarını kaybetmekten korkmaları yüzünden bu hareket istenilen başarıya ulaşamamıştır. Vahakn N. Dadrian’ın söylediğine göre, “Hâkim olan genel görüşe göre, Ermeni nüfusunun büyük bir kısmı ile dinsel önderleri, devrimcilere karşı idi ve devrimciler, bu nüfus içinde yalnızca küçük bir dilim teşkil ediyorlardı.” Devrimci grup azınlık olunca ve halktan istediği desteği de bulamayınca kendi halkına karşı “tedhişe (suikast)” başvurur hale geldi. 27 Mayıs 1893 tarihli bir raporda, “devrimcilerin kendi halinde yaşayan yurttaşlara [Ermenilere] uyguladıkları terörün giderek arttığı ve son zamanlarda muhbir oldukları veya devrime gereken desteği vermedikleri gerekçesiyle öldürülenler yüzünden bölge sakinleri arasında korkunun yükseldiği” bildiriliyordu.

Kamuoyu çalışmaları ve yöntemler
Ermeni çeteleri bu tür faaliyetlerde bulunsalar dahi Osmanlı ordusuna göre çok zayıf gruplardı ve bu yüzden Avrupa ve Amerika’da bir kamuoyu oluşturmaları gerektiğini yoksa bu harekâtın başarısızlıkla sonuçlanacağının bilincindeydiler.  Avrupa’nın Osmanlıya müdahale etmesini sağlamak adına Ermeni partilerinin yaptığı başlıca faaliyetler tahrik üzerine kuruluydu.
Mesela bir ihtilal yanlısı, İstanbul’daki Robert Koleji’nin kurucusu olan Cyrus Hamlin’e Avrupa’nın müdahale etmesini sağlamak isteyen Hınçak çetelerinin Ermenilerin katlandıkları eziyet karşısında Avrupalılarda uyanan acıma duygusunu nasıl kullanacaklarını anlatmıştır: Hınçaklar fırsat buldukça Türkleri ve Kürtleri öldürüp, bunların köylerini kundakladıktan sonra dağa kaçacaklardı. Öfkeyle köpüren Müslümanlar ayaklanacak ve korumasız Ermenilere saldırarak bunları öylesine acımasızca katledeceklerdi ki, Rusya insaniyet namına ve Hristiyan medeniyetini temsilen bölgeye girecek ve burayı ele geçirecekti.
Erzurum konsolosu Graves, 1993’te yayınladığı hatıratında, devrimcilerin gayelerini ayrıntılarıyla ele almıştır:
Cahil Türk ve Kürt grupların bağnazlık ve kana susamışlıkları harekete geçirilirse, olaylar kısa sürede katliama dönüşebilirdi. İşte o zaman, Berlin Antlaşmasına taraf olan devletlere, müdahale etmeleri ve Sultan’ı Ermeni milletinin hayatını daha dayanılabilir kılacak Islahatlara imza atmaya zorlamaları için çağrıda bulunma vakitleri gelecekti. Kurtulanların şimdikinden daha mutlu olabileceklerine dair hiçbir güvence olmadığı halde, biçare hemşerilerine karşı girişilecek bir harekâtı kasten tahrik ediyor ve fedakârlığın zaruri olduğunu, kurbanların “Ulusal Davanın Şehitleri” olacaklarını söylüyorlardı.
Yine dönemin Ermeni dostu yazarlarında Amerikalı yazar George Hepworth bu konuda şöyle belirtiyor: Devrimciler, mümkün olduğunca çok zorbalığa yol açmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bu gayelerini açıkça beyan etmişlerdi. Türkleri, Ermenilerin –kendileri dışında kalanların- çoğun öldürmeye sevk edebilirse, Avrupa müdahale etmek zorunda kalacaktı.

Sonuç
Erzurum konsolosu Graves 1893’te şöyle diyordu: Şimdiye dek dostça davranan Türk nüfusu arasında bir düşmanlık ve ırkçı bir nefret yayılmaya başlamış; Türk halkı, daha fazla tahrik edilirse bir gün misillemeler ve katliamlarla hırsını almaya kalkışabilir.
Maalesef tam olarak söylediği gibi oldu. Doğu vilayetlerine gönderilen emirler ve yerel yöneticilerin orantısız güç kullanması ve bölgedeki Türk ve Kürt halkının tahriklere kapılması sonucunda 1894-1896 yılları arasında bölgede çok sayıda Ermeni öldürülmüştür. Bu konuyu bir sonraki yazımda anlatacağım.

11 Eylül 2012 Salı

TERÖR


George Orwell 1984 romanında, “doublethink (çift düşünüş)” kavramından bahseder yani “iki çelişkili inancı aynı anda akılda tutup, ikisini de kabul etme kabiliyeti.” Günümüzde terör retoriğinden dolayı doublethink’e benzer bir durum ortaya çıkmakta. İyi niyet sahibi insanlar, terörizmi kınarken, bunu kötü ve her ne pahasına olursa olsun yok edilmesi gerekli bir şey olarak görürler. Ancak, bu amaç uğruna sivil halka karşı kuvvet kullanımını bilerek tasvip ettikleri zaman, lanetledikleri şeyin aynısını teşvik eder pozisyona düşmekteler. Benim önerim, ilk olarak kendinize şu soruları sorun: Kime terörist denir? Bu fiili işleyenler sadece bu insanlar mı? Gerçek şu ki, alacağınız cevaplar soruyu kime sorduğunuza göre değişecektir.
Terörün tanımı
Bilinen 109 tanıma sahip terörün tam olarak tanımını yapmak neredeyse imkânsız. “Terörün gerçek tanımı……”, “Asıl terörist ……yapandır.” Tüm bu şekilde başlayan tanımların sonu, savunanların idealarına göre şekilleniyor. Wittgenstein’ın belirttiği gibi, dilin, toplum tarafından paylaşılan ve toplum içinde öğrenilen bir ‘aletler’ koleksiyonu olduğunu ve hepimizin büyük bir dil oyununun parçası olduğumuzu unutmamalıyız.”(philosophical investigations, 2001) Dilin sosyolojik yapısını kavradıktan sonra, terörün tanımıyla ilgili cümlelerimizi şu şekilde düzeltebiliriz: “FBI’ın tanımına göre teröristler…” veya “Hizbullah’ın tanımına göre teröristler…” . Burada fark etmemiz gereken husus terörün tanımlarının masum olmadığı ve ideolojilere hizmet ettiği gerçeğidir. Bunun en çarpıcı örneği Amerika’nın Afganlara karşı tavrında görülmüştür. İlk başta Sovyet işgaline karşı mücadele veren Afganlar, Amerika tarafından kutsal savaşçılar olarak nitelendirilirken, Taliban’ın saldırıları Amerika’yı hedef aldığında ise bu insanlar bir anda teröriste dönüştürülmüştür.
Terör kavramının tarihçesi
Terör kavramı ilk kez 1789 Fransız ihtilaliyle ortaya çıkmıştır. Bugün kullandığımızın aksine, Fransız jakobenler (tepeden inmeciler) tarafından kullanılan bu tanım olumlu bir mana içeriyordu. Çünkü jakobenler terör eylemlerini daha özgür bir ortama kavuşmak için gerekli olduğuna inanıyorlardı. Ama daha sonraki uluslararası antlaşmalarda devletinde suç içeren faaliyetlere karışabileceği ve bunun yasal olmadığı sonucuna varılmıştır. Yani terör, kimin yaptığından çok uygulanan metodun ahlaki yönüyle alakalı bir tanımlamadır. 
Terörist saldırıların amacı
Genellikle terör eylemlerindeki amaç öldürmekten, adam kaçırmaktan ziyade, yapılan bu eylemler sayesinde dikkatleri üzerlerine çekebilmek ve kamuoyu oluşturabilmektir. Örneğin Filistin’in 1972 Münih olimpiyatları esnasında adam kaçırma ve öldürmeleri akabinde, Filistinli lider Ebu İyad aşağıdaki şekilde konuşmuştu: “Münih kahramanlarının fedakârlıkları tamamen boşuna olmadı. İsrail’de tutuklu arkadaşlarının herhangi birisine hürriyetini kazandıramadılar… Ancak bu harekâtın diğer iki hedefine ulaştılar; dünya çapındaki kamuoyu Filistin felaketini dikkate almaya mecbur kaldı ve Filistin halkının, onları hariç tutmaya teşebbüs etmiş olan uluslararası bir kuruluşa katılımlarını dayatabildiler.(Rouleau 1978)”
Devlet terörü
Sebep olduğu zarar bakımından devlet terörü kullanılan silahlar ve büyük çaplı hamleleriyle çok daha tehlikeli ve öldürücüdür. Bu konuyu anlamak için çok gerilere gitmeye gerek yok. Şu an bunun yaşayan ve en tehlikeli örneği Suriye’de olandır. Ve buna müdahil olan devletleri ele aldığımız zaman devletlerarası stratejik bir savaşın aslında sivil halkı kullanarak ete kemiğe bürünmesinden başka bir şey olmadığı gayet açık. Maalesef bu üzücü tablonun kurbanları “Vatanı için savaştığını zanneden askerler, özgürlük savaşçısı olduğunu zanneden halk.” Oysa ben ölenlerden başka bir şey göremiyorum.
Retorik kurbanı olmak
Paul Wilkinson terörizmi, normalde “masum sivilleri” hedef alan, umumiyetle siyasi hedefler uğruna sistematik olarak kullanılan zorlayıcı olan korku salma olarak tarif ediyor. ( Wilkinson, 2000) Bu planın başarılı bir şekilde uygulanması sonucu günümüzde “terörizm söylemi” terörist saldırılara göre çok daha zararlı ve ayrılıkçı hale gelmiştir. Yani biz teröristlerden ziyade bu ayrılıkçı düşüncelerle baş etmek zorunda bırakılıyoruz. Siyasilerin sıkça başvurduğu bu retoriğin amaçları kısaca şöyledir:
·         Hedef kitle arasındaki korkuyu arttırarak eylemlerin çok daha şiddetli hale gelmesini sağlamak
·         Retoriğin bilincinde olmayan insanları arkasına alıp, yaptığı eylemleri meşrulaştırmak
·         Ve böylece halkın, düşmanlarını sadece şiddetten anlayan zorbalar olduğunu düşünmesini sağlamaktır.
Sonuç
Hiç kimse başlı başına bir düşman değildir, ancak birisinin düşmanı olabilir; bu yüzden ‘düşman’ tabirini kullandığımda kastettiğim, benim düşmanım yahut da bizim düşmanımızdır. Buna benzer surette, insanlar ‘terörizm’ dedikleri zaman fiili olarak kastettikleri, ‘kendilerine’ ya da birinci şahsı kullanacak olursak, “biz’e karşı şiddettir.” ( bu akademisyenlerce epey zamandır bilinmekte olan bir husustur. 1977’de C.C. O’Brien’ın yazdıklarına göre, “terörizm’ ve ‘terörist’ kelimeleri, bilimsel tasnif tabirleri değildir. Kat’i olmayıp hissiyatı aksettirirler. )   
NOT: bu yazıda Filistin örneği ve Afgan-Amerikan ve Sovyetlerin çıkar ilişkileri üzerinden terör kavramını anlatmaya çalıştım. Bu örneklerle Türkiye’deki PKK’yı aynı kefede değerlendiremeyiz. PKK kendine has birçok özel durumu barındıran karmaşık bir meseledir ve bu sebeple diğerlerinden ayrı değerlendirilmek zorundadır.  

8 Eylül 2012 Cumartesi

BEBEĞİN YARALI YÜZÜNE DAİR


Üzücü bir şekilde neredeyse her günümüz terörist saldırılara tanıklık etmekle, hayatını kaybeden şehidlerimiz ve masum sivillerin ardından teröre lanet etmekle geçiyor. Türkiye- Suriye ilişkilerinin gerginleşmesiyle birlikte ivme kazanan bu süreç, maalesef siyasilerinde kötü emellerine hizmet etmeye başlayarak toplumu telafisi zor bir döneme sokmuştur. Hepimize söylendiği gibi bu süreçte de sağduyulu davranabilmek her zamankinden daha önemli ve bunun için bizlerden terör konusunda daha bilinçli olmamız bekleniyor. Yeri gelmişken, sahiden "sağduyu ve bilinç" kelimeleri ne demek. Devletin "terör retoriğine boyun eğmek" mi? yoksa "sen işini bizden iyi bilirsin her zaman arkandayız" mı? Eğer hükumetime sıkı sıkıya bağlı bir vatandaş olmasaydım (günümüzde vatana bağlılık yerine hükumete bağlılık daha akıllıca bir seçenek) tereddütsüz bir şekilde devletin doğuda yaşanan her türlü musibeti PKK’ya mal edip, sorumluluklarından kaçmaya çalıştığını düşünürdüm. Mesela, patlayan her bombadan sonra PKK’nın olayı üstlenmesini beklemek yerine güvenlik güçlerinin “ölen sivillerden biz sorumluyuz, görevimizi layıkıyla yerine getiremedik ve acıdır ki bize karşı PKK isteği zaman şehrin ortasında bomba patlatıp, karakol basacak kabiliyete sahiptir, diyebilecek iradeye sahip olmasını beklerdim. Şahsım adına devletin bu konuyu çözüme kavuşturacak ‘insani’ önlemler alması gerektiğine inanıyorum. Yoksa bu sorun iktidara geldiklerinden beridir lanetlenmedik kurum ve düşünce bırakmayanların yaptıkları gibi terörü lanetleyerek olmaz, hele birde dış mihraklar- iç mihraklar olayına gireceksek bizi çok zor günler bekliyor demektir.

12 Ağustos 2012 Pazar

RAMAZAN AYINDAN NE BEKLEDİĞİMİZ


  Maalesef mübarek Ramazan ayının sonlarına gelmiş bulunuyoruz. Bu ay boyunca yaşadığımız onca güzel şey, ortak niyetlerle iftar sofralarında bir araya gelişlerimiz ( 1.Erkek Yurdundan arkadaşlar iyi bilir) ve Sahura misafir gitmelerimiz artık gelecek seneye kaldı. Aslında Ramazanın ilk günlerinde bu konuya değinecektim ama kimsenin ağzının tadının kaçmasını istemedim ya da “oruçlu ağzımla” diye başlayan cümlelerle muhatap olmak istemedim. Şimdi yazacaklarım birilerinin dikkatini çekerse ve seneye bunlardan kaçınırsa gerçekten benim içinde gelecek Ramazan daha ayrı ve güzel olacak.
  
  Dikkat çekmek istediğim husus ibadetlere saygıyla alakalı. Ve bu beklenti neredeyse tüm dinlerde de olan bir şey. Yani ibadet ediyorsan çevrendeki insandan “senin Allah için gösterdiğin bu ultra çabayı anlamasını ve ona göre davranmasını” beklemek durumu. Somut bir örnek verip konuyu netleştirmek gerekirse facebookta karşılaştığım “bu ibretlik paylaşım” herkesi aydınlatacaktır.

“Osmanlı zamanında Müslümanlar oruç tuttuğu zaman Hristiyanlar ve Yahudiler saygıdan açıkta yemek yemezmiş… Şu dışarıdakiler hangi milletten acaba?”

   Hemen belirteyim, Şu dışarıdakiler dinsiz değil (Allah’tan başkası bilemez), sorunun soruluş biçimine bakarsak “hayvan” hiç değil. Bu anlayışı çürütmek için olayı; Müslümana bakan yönü, duygudaşlık kurmaya çalışma ve toplumsal normların zamanla değişmesi bağlamında üç ayrı konseptte inceleyelim.

  MÜSLÜMANA BAKAN YÖNÜ
                 
                  1.       İbadet Allah’a yapılır ve şahsi zorlukları vardır. Bunun için insanlardan gündelik hayatlarını değiştirmesi bekleyemezsiniz çünkü dünyanın kuralı bu değil.

                  2.      Her Müslümanın asli vazifelerinden birisi dinini sevdirmektir ama siz onlardan saygı beklediğiniz için bu insanlar Ramazan ayı gelince 1 aylık sıkıntıya ve bitse de kurtulsak moduna giriyor.

                  3.      Yukarıdaki hususa binaen, Ramazan ayında tüm dünya rahmetle kuşatılırken, gayri Müslimlere bu rahmetin ışığını gölgeleyemezsiniz, hesabı da sorulur.
                 
                  4.      Ve son olarak, mademki Osmanlı örneği veriyorsun, geçmişte ibadetlere duyulan hassasiyetler çok daha fazlaydı (gerçek Müslümanların sürekli olarak bunu hatıra getirip kendine çeki-düzen vermeleri gerekir)

TOPLUMSAL NORMLARIN DEĞİŞMESİ

1.      Osmanlıdan günümüze (tarihsel süreç olarak) tüm dünyada “değerler yozlaşması” (buna değerleri yeniden yorumlama demek daha uygundur, çünkü yozlaşmak iki anlayıştan birinin diğerine göre konumudur) yaşandı.

2.      Osmanlı da gayri Müslimler ayrı vergiler ödemiş, askere gitmemiş, belirli memurluklara katiyen getirilmemiş, farklı mimari düzenlemeler uygulanmış (bkz. Gayri Müslim yalıları) gibi bir sürü sebepten ötürü topluma tam manasıyla katılamamış ve gâvur olarak küçük görülmüştür (Bunun doğrulunu-yanlışlığını tartışmayacağım)

3.       Ve bu sebeplerle Osmanlı zamanında gayri Müslimlerin üzerinde hissettikleri baskı muhtemelen onlara bu saygıyı öğretiyordu çünkü günümüz Erzurum’unda da böylesi saygılı ve hassas oruç tutmayan insanlara ve gayri Müslimlere rastlamanız mümkün.

DUYGUDAŞLIK KURMA (EMPATİ)

1.      Ben ömrüm boyunca Hristiyanların Christmaslarına saygı duymadım (saygıdan kastım o günkü programımı yaparken buna dikkat etmedim), hatta birçok arkadaşım yılbaşında “yeni yılı kutlayanları (christması değil)” hep kınamıştır.

2.      Babamın da hep söylediği gibi “kiminin iş zamanı, kiminin boş zamanı.”


 Yukarıda insanlardan beklenti içine girilmemesi gerektiğini yazdım ama Müslüman olarak bize düşen,her zaman diğer insanların ihtiyaçlarını kendimizinkinden üstün tutmaktır çünkü Peygamber efendimizde (sav) öyle yapardı. Hulâsa, niyetimizde salih olamazsak şeytanın bizi böylesi küçük olaylara kaba ve duyarsızca yaklaştırmasına izin veririz. Daha güzel bir Ramazan için samimi olarak kendimize “Ramazandan ayından ne beklediğimizi” sormalıyız. Kendimiz için af dilenmek mi yoksa "Şu dışarıdakileri" yargılamak mı?