Hani hep derler ya Dünya hazırlık yeridir, ölümden sonrasına
hazırlandığımız yerdir. Yani, çocukluk, gençliğe; gençlik, olgunluğa; olgunluk,
yaşlılığa; yaşlılıkta ölüme hazırlandığımız evrelerdir. Bu yüzden, yaşlıların ansızın ölmesi veya çocukların
ihtiyatlı olması söz konusu değildir. Çünkü beklentilerimizde bu düzen çerçevesinde şekillenmiştir. Tabi
bunların yaşla ilgili olduğunu düşünmek büyük bir talihsizlik olurdu. Mesela,
Toplumsal perspektifte içinde insanlar, toplum
için ne yaptığına göre kademe kademe yükselir. Devlet memurları bağlandıkça rütbesini artırabilir. Tahakküm
altına girdikçe, hâkimiyet kazanabilir. Çünkü her düzen kendisini devam ettirecek kişiyi arzular ve yüceltir.
Baba ve Roller Karmaşası
Her şey “Babayla” başlar. İlk emir
aldığımız, ilk boyun eğdiğimiz, ilk minnet duyduğumuz, ilk borçlu olduğumuz
“….dir Baba”. Bizim geleceğimizi
bizden çok düşünen ve iyiliğimiz adına “vazgeçemediğimiz” ilk “….dir Baba”.
Otoritedir. Sorgu olmaz çünkü “Babamızdır”. Onun bize sunduğunu yaşarız mesela. O, bizim dünyamızdır ve doğrular
ondan öğrendiklerimizdir. Peki, bu haliyle “Baba”
sosyolojik bir “karakter” midir, yoksa biyolojik bir “varlık” mı? İşte
meselenin özü bu. Bizim hayatımızda böylesi bir yetkiye ve vazgeçilmezliğe
sahip olan karakter mi yoksa insan mı? Ona öğretilen bir rolü mü oynuyor, yoksa
tamamen insan tabiatı mı taşıyor? Bu cevap babadan babaya değişebilir ama insanı evlenecek yaşa getiren ölçüt
toplumdur. Mesela, gençlerin çocuklarla muhabbetinde hep bir kışkırtıcılık,
çocukları serbestleyen sözler varken; bir zamanlar genç olan “Baba” hep “akıllı, uslu çocuğundan” bahseder. Sonra
bir hiyerarşi vardır. Çocuk önce anneye gider, anne de “Babaya”. Hem zaten “Baba” çocuğa isim koyarak ona bir ideal yüklemiş ve yönlendirmiştir. Tıp
Fakültesini bırakanların sayısı da ondan yüksektir zaten.
Kavrama kabiliyetimiz arttıkça, çevreyi yorumlar hale
ulaştığımızda “Baba” biraz etkisini kaybetmeye başlar ama o zaten vazifesini
yerine getirmiş ve çevreyi fark etmeden de olsa
onun gibi yorumlamaya başlamışızdır zaten. Yine de bazı özgürlükler
kazanmışızdır mesela arkadaş seçimi
gibi. İstediğimiz çevreye girip
çıkabiliriz ve ilişkilerimizi istediğimiz
seviyelerde tutabiliriz. Ama nihayetinde devlet seni en yakın okula göndermiş, okul saatleri oyun vakitlerini değiştirmek zorunda bırakmış ve erkek/kız olduğunun bilincinde olman da
( erkek/kız olmak değil) arkadaş ilişkilerini kısıtlamıştır. Yani düzene adımınızı atmış ve çevrenizdeki bu
olayları gayet normal karşılamış ve hatta hepsinin
kendi seçiminiz olduğunu düşünüyorsunuz. Bu demektir ki yakında kıdeminiz
yükselecek ve sabahları ekmek almaya gönderilmekten kurtulacaksınız.
Devlet ve Çelişkli İnancımız
Ufaktan alışmaya başladığınız
bu düzen, zamanla sizin bir parçanız olur ve onsuz ne yapardık diye düşünüp
sevinir hale gelirsiniz. Tıpkı cep
telefonlarının eksikliğinin katlanılamaz olduğunu düşünmek gibi. Yalnız
çevreniz genişledikçe “Babanın” bu çevreye düzen sağlayacak bir otoritesi
olmadığını anlayınca ve farklı bir
otorite aramaya başladığımız anda karşımıza devlet çıkar. O korkunç ve
caydırıcı gücüyle, huzurumuzu borçlu olduğumuz yegâne varlık gibi karşımızdadır. Onsuz huzurun olamayacağına,
güvenliğimizin sağlanamayacağına kanaat getiririz. Peki, ama herkesin
diğerlerine karşı devlete güvendiği ve gerekli gördüğü; öte yandan da, devletin
sürekli olarak hayatımıza müdahale ettiği çelişkisini nasıl aynı anda
savunabiliyoruz? Ondan hem hoşlanıp hem de hoşlanmamız, nasıl açıklanabilir?
Her zorba gücün olduğu gibi
devletinde bunu sağlamak için bazı yöntemleri vardır. Öncelikle Devletin en büyük silahı “millettir”. Devlet ilk önce kendi milleti ile diğer milletler
arasındaki farkın doğal sınırını (görünmeyen) iyice keskinleştirir,
ötekileştirir, düşmanlaştırır. Sonrasında Ortada tek başına kalmış millet ya da denize düşmüş demek daha uygun olur
hemen yılanına sarılır yani Devlete.
(Ben olmasam sizi kimse korumazdı diye tıslar, kimse de kimi kimden koruduğunu düşünmez. Neyse. ) Devlet üzerine kurulu
olduğu kara parçası üzerinde yaşayan herkes üzerinde mutlak güce sahip olduğunu
iddia eder ve bu gücü meşrulaştırmak
için yasalar icat eder. Yasalar pek çok konuda toplumu düzenlese de, aynı
zamanda, devleti de bunun için
yetkilendirir. Kendi koyduğu
yasaları korumak için silaha başvurur ve insanları hapse atıp
özgürlüklerini elinden alır ama insanlara böyle muamele ettiği için kendisi
ceza almaz çünkü millet, kendi
varlığının devamını devlete borçlu olduğu için onu destekler. Devletin
gerekliliğine olan inancımız perçinleşir. (Yukarıda anlattığım tüm süreci
sırasıyla Türkiye için düşünürseniz bana hak vereceksiniz) .
Devletin gerekliliği zihnimize
yerleşir fakat aynı zamanda devletin, özel
hayatımıza sıkça müdahale ettiğinden ve yaşantımızı kısıtlamalarla boğduğundan şikâyet ederiz. Mesela, büyük bir
fabrikanın sahibiysek, işçi
sendikalarını destekleyen ve işçi maaşlarına alt sınır koyan bir devlet bizim hareket alanımızı kısıtlamış ve
maddi bir yükü omuzlarımıza bindirmiştir. Tam tersine, eğer biz o fabrikada
işçiysek, bu kez devlet bizim patron
karşısında hareket alanımızı genişletmiş ve bizi yetkilendirmiştir. Bu
haliyle de devlet, hem kısıtlayıcı hem
de yetkilendiricidir ve menfaatimize göre hem gerekli hem de değildir. Yani
Devlet, milletin kendi devamlılığı için
üretilen, dış mihraklar paranoyasından beslenen ve sonrada gerekliliğine
inanılan büyük bir mekanizma oluvermiş ve milletin “Babası” olmuştur.
Tanrı ve Mutlakıyet
İktidar çeşitleri içinde “tanrı” en üstünü ve her şeyin tasarrufunu elinde bulundurduğundan
dolayı reddedilemez ve vazgeçilemez bir
otoriteye sahiptir. Diğer sistemlere göre kendisine en çok güvenen iktidardır. Diğer otoritelerin aksine düzene uymamayı ve sorgulamayı tavsiye
etmiştir. Ayrıca, “Baba ve Devlet”
yöntemlerinde sisteme boyun eğdikçe
elde edilen geniş yetkiler ve özgürlükler varken; tanrı, dünya üzerinde insanı hakim kılmış ve ona istediği her
şeye yönelebilecek “iradeyi” vermiştir.
“Baba ve Devletin” insana ve topluma
vermekten kaçındığı ve korktuğu çok büyük bir silah olan “İradeyi”. Yani,
insana önce her şeyi –bugün bizim insan hakları dediğimiz şeyler aslında-
verip ve ardından iradesiyle gerçekleri bulmasını beklemiştir.
Ayrıca, tanrı insana sınırlayıcı faktörler koymamasına
rağmen onu, bir yandan hatırlatan ve
unutturmayan bir çevreye ama diğer yandan “unutturan zaman ve mekâna” yani dünya düzenine göndermiştir. En baştan tanrı, insanı ölümlü yaratarak onu tekrardan kendine dönmeye mahkûm etmiş, yarattığı
düzenle ve bu düzen çerçevesinde gelişen olaylarla insanın acizliğini kanıtlayan dertler, hastalıklar yaratmıştı. Dünya
üzerindeki tüm eşyayı geçici surette yaratarak, insanın kendi geçiciliğini
unutmamasını temin etmiştir. Fakat yukarıda sözünü ettiğim gibi bu sistemde her
şey karşıtıyla yaratılmış ve
kötülüklerin baştan çıkarıcılığı ve
çirkin sureti vasıtasıyla insanların bunlardan kendini sakınması gerektiğini ve bunun emirlere uyarak mümkün olabileceğini belirtmiştir.
Sonuç
İlahi sistemde de büyük bir
düzenden bahsedebiliriz hem de Doğa
gibi söz geçiremediğimiz bir
düzenden. Lakin burada durum bir farklılaşıyor ve “Baba ve Devletin” düzeni sıkı sıkıya tembihlemesine rağmen;
İlahi öğretiler, tanrının kendisine ulaşabilmemiz için düzenden uzaklaşmamızı, onu elimizden geldiği kadar reddetmemizi öğütlüyor. Çünkü “Baba ve
Devlet” varlığını ve otoritesini bize
borçluyken; Allah’ın varlığı kendindendir, bize borçlu değildir. Sonuç
olarak “Baba ve Devlet”, insanı
yetiştirilen ve adapte edilen bir varlık gibi görürken; insanın düzeni kabul
etmesine göre ona kıdem verirken, ilahi düzende her şey tam tersi gibidir. Bunu
hak edip etmeyişimize bakmaksızın varlığımıza insanlık mertebesini bahşeden
Allah, sonrasında da onu nasıl tasarruf
ettiğimizle ilgilenir. İyiliği ve kötülüğü aynı ruha yerleştirerek bizim
İyiyi seçmemizi öğütler.