29 Kasım 2012 Perşembe

BABA, DEVLET ve TANRI

Hani hep derler ya Dünya hazırlık yeridir, ölümden sonrasına hazırlandığımız yerdir. Yani, çocukluk, gençliğe; gençlik, olgunluğa; olgunluk, yaşlılığa; yaşlılıkta ölüme hazırlandığımız evrelerdir. Bu yüzden, yaşlıların ansızın ölmesi veya çocukların ihtiyatlı olması söz konusu değildir. Çünkü beklentilerimizde bu düzen çerçevesinde şekillenmiştir. Tabi bunların yaşla ilgili olduğunu düşünmek büyük bir talihsizlik olurdu. Mesela, Toplumsal perspektifte içinde insanlar, toplum için ne yaptığına göre kademe kademe yükselir. Devlet memurları bağlandıkça rütbesini artırabilir. Tahakküm altına girdikçe, hâkimiyet kazanabilir. Çünkü her düzen kendisini devam ettirecek kişiyi arzular ve yüceltir. 

Baba ve Roller Karmaşası
   Her şey “Babayla” başlar. İlk emir aldığımız, ilk boyun eğdiğimiz, ilk minnet duyduğumuz, ilk borçlu olduğumuz “….dir Baba”. Bizim geleceğimizi bizden çok düşünen ve iyiliğimiz adına “vazgeçemediğimiz” ilk “….dir Baba”. Otoritedir. Sorgu olmaz çünkü “Babamızdır”. Onun bize sunduğunu yaşarız mesela. O, bizim dünyamızdır ve doğrular ondan öğrendiklerimizdir. Peki, bu haliyle “Baba” sosyolojik bir “karakter” midir, yoksa biyolojik bir “varlık” mı? İşte meselenin özü bu. Bizim hayatımızda böylesi bir yetkiye ve vazgeçilmezliğe sahip olan karakter mi yoksa insan mı? Ona öğretilen bir rolü mü oynuyor, yoksa tamamen insan tabiatı mı taşıyor? Bu cevap babadan babaya değişebilir ama insanı evlenecek yaşa getiren ölçüt toplumdur. Mesela, gençlerin çocuklarla muhabbetinde hep bir kışkırtıcılık, çocukları serbestleyen sözler varken; bir zamanlar genç olan “Baba” hep “akıllı, uslu çocuğundan” bahseder. Sonra bir hiyerarşi vardır. Çocuk önce anneye gider, anne de “Babaya”.  Hem zaten “Baba” çocuğa isim koyarak ona bir ideal yüklemiş ve yönlendirmiştir. Tıp Fakültesini bırakanların sayısı da ondan yüksektir zaten.
   Kavrama kabiliyetimiz arttıkça, çevreyi yorumlar hale ulaştığımızda “Baba” biraz etkisini kaybetmeye başlar ama o zaten vazifesini yerine getirmiş ve çevreyi fark etmeden de olsa onun gibi yorumlamaya başlamışızdır zaten. Yine de bazı özgürlükler kazanmışızdır mesela arkadaş seçimi gibi. İstediğimiz çevreye girip çıkabiliriz ve ilişkilerimizi istediğimiz seviyelerde tutabiliriz. Ama nihayetinde devlet seni en yakın okula göndermiş, okul saatleri oyun vakitlerini değiştirmek zorunda bırakmış ve erkek/kız olduğunun bilincinde olman da ( erkek/kız olmak değil) arkadaş ilişkilerini kısıtlamıştır. Yani düzene adımınızı atmış ve çevrenizdeki bu olayları gayet normal karşılamış ve hatta hepsinin kendi seçiminiz olduğunu düşünüyorsunuz. Bu demektir ki yakında kıdeminiz yükselecek ve sabahları ekmek almaya gönderilmekten kurtulacaksınız. 

Devlet ve Çelişkli İnancımız
   Ufaktan alışmaya başladığınız bu düzen, zamanla sizin bir parçanız olur ve onsuz ne yapardık diye düşünüp sevinir hale gelirsiniz. Tıpkı cep telefonlarının eksikliğinin katlanılamaz olduğunu düşünmek gibi. Yalnız çevreniz genişledikçe “Babanın” bu çevreye düzen sağlayacak bir otoritesi olmadığını anlayınca ve farklı bir otorite aramaya başladığımız anda karşımıza devlet çıkar. O korkunç ve caydırıcı gücüyle, huzurumuzu borçlu olduğumuz yegâne varlık gibi karşımızdadır. Onsuz huzurun olamayacağına, güvenliğimizin sağlanamayacağına kanaat getiririz. Peki, ama herkesin diğerlerine karşı devlete güvendiği ve gerekli gördüğü; öte yandan da, devletin sürekli olarak hayatımıza müdahale ettiği çelişkisini nasıl aynı anda savunabiliyoruz? Ondan hem hoşlanıp hem de hoşlanmamız, nasıl açıklanabilir?
   Her zorba gücün olduğu gibi devletinde bunu sağlamak için bazı yöntemleri vardır. Öncelikle Devletin en büyük silahı “millettir”. Devlet ilk önce kendi milleti ile diğer milletler arasındaki farkın doğal sınırını (görünmeyen) iyice keskinleştirir, ötekileştirir, düşmanlaştırır. Sonrasında  Ortada tek başına kalmış millet ya da denize düşmüş demek daha uygun olur hemen yılanına sarılır yani Devlete. (Ben olmasam sizi kimse korumazdı diye tıslar, kimse de kimi kimden koruduğunu düşünmez. Neyse. ) Devlet üzerine kurulu olduğu kara parçası üzerinde yaşayan herkes üzerinde mutlak güce sahip olduğunu iddia eder ve bu gücü meşrulaştırmak için yasalar icat eder. Yasalar pek çok konuda toplumu düzenlese de, aynı zamanda, devleti de bunun için yetkilendirir. Kendi koyduğu yasaları korumak için silaha başvurur ve insanları hapse atıp özgürlüklerini elinden alır ama insanlara böyle muamele ettiği için kendisi ceza almaz çünkü millet, kendi varlığının devamını devlete borçlu olduğu için onu destekler. Devletin gerekliliğine olan inancımız perçinleşir. (Yukarıda anlattığım tüm süreci sırasıyla Türkiye için düşünürseniz bana hak vereceksiniz) .
   Devletin gerekliliği zihnimize yerleşir fakat aynı zamanda devletin, özel hayatımıza sıkça müdahale ettiğinden ve yaşantımızı kısıtlamalarla boğduğundan şikâyet ederiz. Mesela, büyük bir fabrikanın sahibiysek, işçi sendikalarını destekleyen ve işçi maaşlarına alt sınır koyan bir devlet bizim hareket alanımızı kısıtlamış ve maddi bir yükü omuzlarımıza bindirmiştir. Tam tersine, eğer biz o fabrikada işçiysek, bu kez devlet bizim patron karşısında hareket alanımızı genişletmiş ve bizi yetkilendirmiştir. Bu haliyle de devlet, hem kısıtlayıcı hem de yetkilendiricidir ve menfaatimize göre hem gerekli hem de değildir. Yani Devlet, milletin kendi devamlılığı için üretilen, dış mihraklar paranoyasından beslenen ve sonrada gerekliliğine inanılan büyük bir mekanizma oluvermiş ve milletin “Babası” olmuştur.

Tanrı ve Mutlakıyet
   İktidar çeşitleri içinde “tanrı” en üstünü ve her şeyin tasarrufunu elinde bulundurduğundan dolayı reddedilemez ve vazgeçilemez bir otoriteye sahiptir. Diğer sistemlere göre kendisine en çok güvenen iktidardır. Diğer otoritelerin aksine düzene uymamayı ve sorgulamayı tavsiye etmiştir. Ayrıca, “Baba ve Devlet” yöntemlerinde sisteme boyun eğdikçe elde edilen geniş yetkiler ve özgürlükler varken; tanrı, dünya üzerinde insanı hakim kılmış ve ona istediği her şeye yönelebilecek “iradeyi” vermiştir. “Baba ve Devletin” insana ve topluma vermekten kaçındığı ve korktuğu çok büyük bir silah olan “İradeyi”. Yani, insana önce her şeyi –bugün bizim insan hakları dediğimiz şeyler aslında- verip ve ardından iradesiyle gerçekleri bulmasını beklemiştir.
   Ayrıca, tanrı insana sınırlayıcı faktörler koymamasına rağmen onu, bir yandan hatırlatan ve unutturmayan bir çevreye ama diğer yandan “unutturan zaman ve mekâna” yani dünya düzenine göndermiştir. En baştan tanrı, insanı ölümlü yaratarak onu tekrardan kendine dönmeye mahkûm etmiş, yarattığı düzenle ve bu düzen çerçevesinde gelişen olaylarla insanın acizliğini kanıtlayan dertler, hastalıklar yaratmıştı. Dünya üzerindeki tüm eşyayı geçici surette yaratarak, insanın kendi geçiciliğini unutmamasını temin etmiştir. Fakat yukarıda sözünü ettiğim gibi bu sistemde her şey karşıtıyla yaratılmış ve kötülüklerin baştan çıkarıcılığı ve çirkin sureti vasıtasıyla insanların bunlardan kendini sakınması gerektiğini ve bunun emirlere uyarak mümkün olabileceğini belirtmiştir.

Sonuç
   İlahi sistemde de büyük bir düzenden bahsedebiliriz hem de Doğa gibi söz geçiremediğimiz bir düzenden. Lakin burada durum bir farklılaşıyor ve “Baba ve Devletin” düzeni sıkı sıkıya tembihlemesine rağmen; İlahi öğretiler, tanrının kendisine ulaşabilmemiz için düzenden uzaklaşmamızı, onu elimizden geldiği kadar reddetmemizi öğütlüyor. Çünkü “Baba ve Devlet” varlığını ve otoritesini bize borçluyken; Allah’ın varlığı kendindendir, bize borçlu değildir. Sonuç olarak “Baba ve Devlet”, insanı yetiştirilen ve adapte edilen bir varlık gibi görürken; insanın düzeni kabul etmesine göre ona kıdem verirken, ilahi düzende her şey tam tersi gibidir. Bunu hak edip etmeyişimize bakmaksızın varlığımıza insanlık mertebesini bahşeden Allah, sonrasında da onu nasıl tasarruf ettiğimizle ilgilenir. İyiliği ve kötülüğü aynı ruha yerleştirerek bizim İyiyi seçmemizi öğütler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder