Sürgün yemek,
evini terk etmek, evladını –hayatta kalabilsin diye- geride bırakmak; birkaç
zorbanın, eşkıyanın faturasını ödemek adına ölümün kucağına itilmek… Belki de
pek çoğu o sürgünün böyle bir faciaya gebe olduğunun farkında bile değildi.
Bölge valileri birçok konuda onların içini rahatlatacak açıklamalar
yapmışlardı. İTC tarafından gönderilen telgrafların hemen hepsi sürülecek
Ermenilerin yol güvenliğinin temin edilmesi yönündeydi. Hatta valilere bazı
hususlarda inisiyatif hakkı bile tanınmıştı.
Fakat bunca emre ve uyarıya ve yetkiye rağmen niçin ölen sayısı bu seviyeye
ulaştı? Niçin Halep’e sağ salim varamadılar?
Bu soruya
kapsamlı bir cevap verebilmek için:
1.
Osmanlı Devleti’nin
içinde bulunduğu durum ve halkın yaşam standartlarını,
2. İTC
ve bölge yönetimleri arasındaki telgrafları,
3.
Hesaba katılmayan Kürt
eşkıyalarının konvoya olumsuz etkilerini,
Sırasıyla incelemeliyiz.
Daha önceki
yazımda tehcir öncesinde yaşanan olayların Osmanlı Devleti’ni tehcir kararı
almaya zorladığından ve bunun siyasi bir hamle olduğundan bahsetmiştim. Bu
yazıda amacım herhangi bir şeyi işaret etmek veya katili bulmak değil. Çünkü hedef göstermek, toplumun sonraları
kendisini sorgulamasına engel teşkil eder ve gelişim adına yararsızdır. Bu
yüzden, burada önemli olan “doğruya ulaşmak için hangi yolları kullanmalıyızı”
açıklayabilmektir.
1908-1916 Yıllarında Osmanlı Devleti, Halkı ve
Ordusu
1908 yılından başlayarak
Osmanlı devleti sürekli olarak Avrupa’daki topraklarını kaybetmeye başlamıştı.
Daha önceleri Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanması, Mısır’ın elden çıkmasıyla
epey toprak kaybeden Osmanlı 1908’de Bulgaristan’ın da bağımsız olmasıyla
şiddetli kayıplar vermeye başladı. Ardından Bosna işgal edildi, ardından
Trablusgarp. Sonrasında 1913’teki Balkan yenilgisiyle Osmanlı nüfusunun %20sini, topraklarının %32sini kaybetti. Bunun
sonucu olarak, ülkede milliyetçi
duygular kabarmaya başladı. Sonrasında, kaybedilen topraklardan Müslüman göç akımları başladı ve
katliam hikâyeleri anlatılmaya başlandı; muhacirlerin büyük kısmı yolda
yaşamını kaybetmişti. Kurtulanlar, tüm Hristiyanları
bunun sorumlusu olarak görüyor ve onlara karşı büyük bir nefret duyuyorlardı. Osmanlı
Devleti o dönemde birçok cephede aynı anda savaştığı için ekonomik anlamda
ciddi bunalımdaydı ve toplanan yüksek vergiler yüzünden ülke genelinde bir kıtlık ve sefalet baş göstermişti. Nüfusuna
oranla, sosyal imkânları ve tesisleri bir hayli kısıtlı olduğu için de
salgınların önüne geçilemiyordu.
“açlıktan
kıvranan Ermeni ve Türkler, aynı anda dükkânların önünde yan yana dileniyor ve
bayırlardan topladıkları otları yiyorlardı.”(Ephraim K. Jernezian)
“Gerçek bir
açlık yaşanıyor ve kimse fakirlerin ölüp ölmemesini umursamıyor.”(Count Johann
von Bernstorf)
“ülke genelinde
büyük bir sefalet yaşanıyor. Bu bölgelerde, Ermeni muhacirleri hesaba
katmazsak, yiyeceği olmayan 500.000 kişi yardım bekliyor. Yüzlerce insan
açlıktan kırılıyor. Yardım eden yok. Şeker ve gaz yağı fiyatları iyice
yükseldi. Lekeli humma salgını var, ölüm oranı çok yüksek.” (Büyük Britanya
Parlamentosu, Dış İlişkiler Sekreterliği)
“askerler
şansları varsa, bir avuç arpa alıyorlardı. Ölü hayvan kemiklerini kemirmeye ve
at gübresinden minik tohumları çıkarmaya başladılar. Zamanla açlık hummasına
yakalandılar ve eriyip gittiler… Ocak ayında tek bir asker dahi hayatta
kalmadı.” (Hans Werner Neulen)
“Türk
askerlerinin neredeyse %50si lekeli hummadan ölmüşken bu oran Alman askerleri
arasında yaklaşık %10du.” (Werner Steuber)
“Malatya’da
kolera salgını başlamıştı ve her gün 100 asker ölüyordu. Yakında, bütün ordunun
ortadan kalkması için savaşa gerek kalmayacaktı.” (Jacobsen, Diarries of a
Danis Missionary)
“savaş alanında
243.598 asker kaybeden Osmanlı ordusunun 466.759 askeri, salgın hastalıklara
kurban gitmişti.” (Sarkis Karayan)
“savaş
sonucunda, çoğunluğu muhtemelen hastalık ve kötü beslenme veya açlık nedeniyle
olmak üzere, en az bir buçuk milyon sivil Müslüman’ın öldüğü tahmin
edilmektedir.” (Sarkis Karayan)
İTC Politikaları
Ermeni
meselesinde, İTC söz konusu olduğu zaman, asıl konu, “Ermenilerin çektiği acılar değil, özel kasıt” sorunudur. Yani 1.
Dünya savaşında meydana gelen katliamların,
İTC tarafından kasıtlı olarak, organize edilmiş olup olmadığıdır. Tehcir
esnasında, çeşitli sebeplerden ötürü ölen Ermenilerin, aslında, kasıtlı öldürülmesiyle veya başka bir
sebepten hayatını kaybetmesi arasında bir fark yoktur. Fakat olayın siyasi
boyutu düşünüldüğü zaman bu soruya net bir yanıt vermek zorundayız.
Osmanlı
arşivlerinin büyük bir kısmının kayıp
veya açılmamış olmasıyla, İTC ile alakalı elimizde sınırlı sayıda resmi belge mevcuttur. Ve bunlar incelendiğinde,
yukarıda da bahsetmiş olduğum gibi, hemen hepsinin durumu iyileştirmeye yönelik
belgeler olduğunu söyleyebiliriz. Bazı bölgelere tehciri durdurun emrinin
gönderildiğini ve Ermenilerin saldırılara karşı kesinlikle korunması talep eden
emirler barındırdığını açıkça görüyoruz. Lakin
bu emirlerin ilginç bir şekilde pratiğe dökülmediğine hatta bazı durumlarda tam
aksinin yapıldığına dair belgeler de mevcut. Bu konuda Türk tarihçiler,
sorunu emre itaatsizliğe ve otorite
eksikliğine havale ederken; Ermeni tarihçiler, İTC’nin özel ajanlarla farklı mesajlar gönderdiğini ve bu mektup ve
telgrafların okunduktan sonra yakılması emriyle ortada delil bırakmadıklarını
iddia ediyorlar.
Ama mesele İTC
üyelerinin tutuklanıp Malta’ya sürgün
edilmesi ve o dönemde İngiltere’de
yargılanmasıyla bir nebze açığa kavuşturulabiliyor. Mahkeme, uzun süren
yargılama sürecinde ve elindeki onlarca belgeye rağmen, İTC hükümetini suçsuz
buluyor ve beraat ediyorlar.
Kürtlerin rolü
Konunun
Kürtlerle alakası, devlet tarafından
kullanılıp kullanılmadığı üzerine yoğunlaşıyor. Bir kısım tarihçiler
Kürtlerin yetkilendirildiğini iddia etmelerine rağmen –ki bunlar İTC’nin
ajanlar vasıtasıyla gizli mesajlar gönderdiğini iddia edenler-, bir diğer kısmı
ise Kürtlerin fakir ve yağmacı
olduklarını ve Ermenilerin mal varlıklarıyla birlikte göç etmelerinin tek
başına, saldırılar için geçerli bir sebep olduğunu iddia ediyorlar.
Tehcir kararının
ardından, uzun bir yolculuk yapmaya mecbur edilen halk, sahip olduklarını
arabalarına yüklemişler ve yolda aç kalmamak için de değerli eşyalarını
stoklamışlardı. Halep’e giden yolun büyük bir kısmı Doğu vilayetlerinden geçiyordu. Yani bölge, asker kaçağı bir sürü eşkıya ve dağılan Hamidiye alaylarının başıbozuk
Kürt çeteleriyle doluydu. Köyleri
yağmalayarak geçinen bu eşkıyalar için Ermeniler, bulunmaz bir fırsattı.
“Kürtler
tabancayı, kılıcı, kamayı severler ve özellikle silahsız kurbanlara karşı
acımasızca kullanırlar.” (Hepworth)
“Ermeni
mallarının yağlanması fikri dahi onları saldırı için isteklendiriyordu ve başka
bir zorlamaya gerek yoktu” (Hepworth)
“ama bazı
Kürtler –Dersim dağlarındaki Alevi Kürtler- Ermenilere sığınak sağladı.”
(Guenter Lewy)
Kürt rolündeki
bir diğer husus ise; bunun İTC’nin katliamı organize edip etmediğiyle alakalı
olmasıdır. Katliamlar bölgeden bölgeye ciddi
farklılıklar göstermiştir. Batı vilayetlerinden ve İç Anadolu’dan geçen
yollarda ölüm oranı Doğu’ya göre çok
düşüktür. Ama bu farklılık beraberinde ciddi bir tartışmayı getirmiş ve
Osmanlı’nın Kürtleri adeta bir maşa gibi
kullandığına kadar ulaşmıştır.
“Osmanlı
yönetimi Kürtleri “araç olarak” kullanmıştır ve bu Kürtleri isteklendiren, “körü
körüne dinsel hoşgörüsüzlüktür”( Kürt tarihçi Kemal Madhar Ahmed)
“işte bu
Kürtler, birçok arkadaşımızı öldürmek için kullanıldılar.” (Maria Jacobsen)
“Türk Jandarmalar
ile Kürtlerin, Ermeni konvoyunu yağma etmek için sıklıkla işbirliği yaptığı
doğrudur. Fakat Kürtlerin Ermenileri öldürmeye zorlanmış olduğuna dair tek bir
kanıt bile yoktur.” (George Hepworth).
Sonuç
Burada mesele,
geçmişe ait bir lekeyi ayyuka çıkarıp birilerini mahkûm etmek olarak
anlaşılmamalıdır. İnsanımız artık böylesi anlayışlardan kurtulmaya başladı
fakat birçoğu, duygusal olarak, bunu doğrulasa da durumu kabullenmekte çözümsüz
kalıyor. Tek millet baskısından kurtaramıyor düşüncelerini.** Yetmiş milyonun yaşadığı ülkede sen, sadece onlardan
birisin. Birileri suç işledi diye senin ellerin kirlenmez. Birilerinin
vicdansızlığı senin vicdanını karartamaz. Elbette ki, her toplumda; bir kısım,
doğrunun savunucusu olacakken; kalan bir kısmı ise kötülüğün kölesi olacaktır.
Günahsız insan olabilir ama günahsız toplum olamaz. Bireyin doğruluğunu teyit
edebiliriz ve bu olumlu sonuçlar doğurur fakat birbirinden tamamen farklı
hedeflere aynı zaman diliminde yönelen toplumların ve toplumsal anlayışın
doğruluğunu teyit edemeyiz.
** buradaki “tek millet
baskısı” insanları birey olarak ele almayıp, toplumun geneli üzerinden bir
yargıya varma gereği hissettiren baskıdır. Onları -birbiriyle zihinsel bağ dışında başka bağları olmayan ve istediğini yapmakta özgür insanları, ki bu insanların çoğu sokakta karşılaştıklarında birbirlerini kınarlar- tek ve bütünmüş gibi göstermek ister. Ve bu bakış, toplumu ele alırken
onun birbiriyle çelişen, zıt taraflarını anormal bir duruma dönüştüren ve
toplumların, tanımlanmış alışkanlıkları olan bir grup olarak tanımlanmasını
isteyen bir nevi dayatmacı bir anlayıştır.