6 Temmuz 2013 Cumartesi

BENİM AZINLIKLARIM


UYARI!!!
Bu yazı derin tahliller içermiyor ve bir o kadar yüzeysel. Benim bu yazıdaki tek iddiam; azınlık sorunlarını o kadar siyasileştirdik ki; sanki tüm konu devlet erkânı etrafında kilitlenmiş, yasalarla hem sorunlar tümden çözülecek hem de vicdanımız rahatlayacak. Kusura bakmayın ama buna inanmak saflık olur. Ayrıca bu yazıdaki "azınlık" kelimesi siyasi tanımın dışında kendini azınlık hisseden grupları kastetmektedir.  

Azınlık durumuna düşmek!
Azınlık durumuna düşmek her şeyden önce algısal bir sonuçtur.Yani dini veya etnik meselelerin çok ötesinde ve psikolojik dinamiklere sahip bir durum. Hiçbir insan azınlık olarak doğmaz. Hiçbir bebek doğduğunda azınlık değildir. Çevresi, duyguları, kültürü tüm bunlar zamanla kişiyi azınlık haline getirir. Alevi olduğu için değil Alevileştiği için azınlık olduğunu hisseder, Kürtleştiği için çevresi tarafından dışlanır, başörtüsü taktığı için göze çok batar, dindar olduğu için değil. Yasalarda olduğu kadar zihinlerde de kamusal alan dışında kalır bu insanlar.

Günlük yaşamda azınlık olmak
 Günlük yaşamda azınlık olmak, farklı olmanın verdiği hazzın yanında beraberinde getirdiği “olamama” durumu ve bunun ezikliği, kendimize ve bizi biz yapanlara duyduğumuz bağlılıkların bir anda “utanç” kaynağı haline dönüşmesi veya dönüştürülmesidir. Parçalanmış ve dağılmış kimliklerin arasından kendimizin olanı bulmaya çalışmaktır. Azınlık olmak bir hissediştir ve eminim tanıdığım herkes zamana ve mekâna bağlı olarak azınlık durumuna düşmüş, yabancılaşmış veya sessiz hale getirilmiştir.

Ne yapabiliriz?
 Azınlık olmak siyasi bir sorundan çok daha fazlası ve sadece Türkiye’de değil, insanın olduğu her yerde kaçınılmaz bir sonuç. Fakat ne acıdır ki, herkesin azınlık durumuyla sıkça karşılaştığı toplumumuzda, bu durum empati kurulmaya hala bir o kadar muhtaç. İşin daha da acıtan yanı ise azınlıklara tek çare olarak yasaları, adalet saraylarını ve hükümetleri bırakmış olmamız. Toplum olarak elimizden gelenin en iyisi bu mu? İnsanları, soğuk taş duvarlardan, merhamet yoksunu yasalardan medet umar hale getirmek mi?
 Örneğin Alevilerin “ibadethane” sıkıntılarını ele alalım. Herkes hükümetin bu konuda adım atmasını bekliyor. Hadi hükümet tüm adımları attı ve sonra “Alın biz size imkân verdik, cem evlerini “ibadethane” statüsüne getirdik ve daha birçok endişelerinizi de giderdik falan filan… Ee ya sonra? Devlet belki Alevilerin yasal sıkıntılarını çözebilir ama yalnızlıklarını gideremez bunu yapabilecek tek varlık toplumdur yani biz. Bu sebeple hükümeti hedef tahtası haline getirip arkasına sığınmaktan vazgeçelim, bizlerde çözümün parçası olmaya çalışalım. Kimi yerde komşuluğumuzla, kimi yerde dostluğumuzla, kimi yerde ortak hayallerimizle…

Sonuç
 Evet, azınlık olmak algısal bir sonuçtur ama bu algıyı yaratanın sadece devlet olduğunu düşünmek, o kadar Yahudi’yi “Hitler’in” tek başına katlettiğini düşünmek kadar yanıltıcıdır. Üzülerek gözlemlediğim bir gerçek varsa, vatandaş olarak her sorunun kaynağını devlet ve onun yöntemlerinde arıyoruz ve bu duruma Cumhuriyetten bu yana destek verdiğimizi hatıra getirmiyoruz. Yurttaş olarak sorumluluklarımızı reddediyoruz bir nevi. İtiraf etmeliyim ki, Türkiye Devleti, Türkiye vatandaşlarından daha cesur ve toplumdan boşalan sorumlulukları üstlenirken tereddüt etmiyor.

28 Nisan 2013 Pazar

HEPİMİZ KARDEŞİZ, DEĞİL Mİ AZİZİM?


     “Karadayı” dizisinin kötü kötü karakteri Turgut Savcının o meşhur “ Değil mi Azizim” repliğinden alıntıladım başlığı. Bilenler, bu sözün manasını daha iyi çıkarabilir.”
   Son günlerde, medya aracılığıyla insanların üzerinde büyük bir baskı oluşmuş durumda. Sürecin baltalanmak istendiği ve dış güçlerin sürekli devrede olduğu imajı yaratılmış. Hâl böyle olunca herkes aşırı bir ihtiyatın içine gömülmüş ve “ bu adam süreci baltalıyor” diye yaftalanmaktan korkuyor. Bu yüzden, kimse endişe ettiği konuları enine boyuna masaya yatıramıyor. Aman Türkleri ürkütmeyelim, aman Kürtleri ürkütmeyelim. Sonra da süreç dönüp dolaşıp “zaten kardeş değil miyiz biz? Bu vatanı dedelerimiz birlikte kurtarmadı mı?” gibi sloganvari bir kılığa bürünüyor.
   Evet, bu süreçte [kısa vadede] başarıya ulaşabilmek için insanların ortak yanlarına vurgu yapmayı, birlik olma düşüncesini, geçmişte vardı yine olabilir düşüncesini ön plana çıkarmak tabii ki daha verimli olacaktır. Ama bu suni tavrın uzun vadede aleyhimize işleyeceğini hesaba katmak gerekir. Geçmişte yaşanmış bir olayla “kardeşiz” nev’inden vurguların sebep olabileceği sorunları biraz açalım.
   “1950'lerde hemen her makalesinde Kürtçe‘ ye yer verdiği için sık sık mahkemeye çıkarılan Musa Anter'e bir gün hâkim "Niye Kürtçe yazıyorsunuz?" diye sorunca, "Hâkim bey, İstanbul'da Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler gazete çıkarıyor. Ayrıca İngilizce ve Fransızca gazete de çıkıyor" cevabını verir. Sonrasında hâkim “Ama bu saydıklarınız azınlık gruplar” der. Sonrasında Musa Anter azınlıklar kadar haklara sahip olamadığından yakınır ve azınlık olmak istediğini söyler.”
   Hülasa burada Hâkim Beyin “onlar azınlık” derken asıl kastettiği “onlar bizden farklı, farklı milletten, ecnebi, Müslüman değil” . Musa Anter’e söyledikleri ise “sen bizdensin, benim gibisin, kardeşimsin, dedelerimiz birlikte kurtarmış bu vatanı. Şimdi sen çıkıp bu kader ortaklığını nasıl inkâr edersin? Bugün odandan çıkamazsın cezalısın.” İşte, maalesef, yıllardır kurtulamadığımız yanılsama.
   Evet, eskiden Kürtler diye bir şey yoktu resmiyette. Sadece Türk milleti vardı Türklük vardı. Şimdi çok şey değişti diyeceksiniz ama tüm bunlara rağmen çok yol kat ettiğimizi söyleyemem çünkü bugünde “Kürt kardeşlerimiz” var. Bugünde görmek istemediğimiz noktalar hala var. Ve biz, bu “kardeşlik” terimini güya süreci en güzel şekilde ilerletmek için kullanıyoruz. Gerçekten öyle mi? Eğer Türkler ve Kürtler kardeş diyorsanız, yine bu retorik yüzünden, Kürtlerin hayırsız evlat olarak görülmesine engel olamazsınız. Evet, Türkiye ailesinin hayırsız evlatlarıdır “Kürt Kardeşlerimiz”. Cumhuriyetin kuruluşundan beri sürekli isyan etmiş, daha Türkçeyi bile doğru düzgün öğrenememiş, şalvardan kurtulamamış, bu devirde kuma getiren, töre diye kardeşini öldüren vs. vs. diye uzayan binlerce “garip şey”. Evet, Kürtler gibi Kürt Kardeşlerimiz de asi evlatlarıdır bu toprakların, çünkü kardeş ailesinden farklı davranamaz. Ona öğretilenin dışına çıkmaya kalkarsa, saygısızlık etmiş olur, edepsiz olur, bölücü de olur.
   Oysa ne kadar çok ortak noktan varsa kavga edecek o kadar fazla şeyin var demektir. Farklı gruplar, birbirlerinin farklılıklarını içselleştirebilenler, zamanla daha büyük bir demokratik yapı tesis edebilirler. Tıpkı, Avrupalı göçmenlerin kurduğu Amerika gibi. Derebeylik gibi bir yapıdan evirilerek bugünlere gelen Avrupa gibi.
   İnsanoğlu düşe kalka öğrenir yürümeyi. Bu süreçte zaman zaman sekteye uğrayacak ve sonra yeniden ilerlemeye başlayacak. Ama biz “kardeş-miş gibi yapmaya” devam edersek, maalesef, baskılardan arınmış bir ortam elde edemeyeceğiz. “Kardeşiz biz. Olur, böyle şeyler. Zamanla unutulur gider.” diyeceğiz. Barışa zarar gelmesin diyerek aklımıza takılan soruları detaylıca soramayacağız. Farklılıklarımızı görüp, bunları zamanla doğal karşılamayı öğrenemeyeceğiz. Sonunda elimizde “saatli bir barış” kalacak. Ve ben ömrümü “acaba barışı bozarlar mı? İki taraftan bir yanlış bir şey yapar mı?” Diyerek geçirmek istemiyorum. Kol değnekleriyle yürümek değil, düşe kalka yürümeyi öğrenmek istiyorum.

26 Mart 2013 Salı

TÜRKLER ve DEVLET FETİŞİZMİ



   Kürt sorununu çözmek noktasında ciddi adımların atıldığı bir dönemdeyiz. Devletin hiç olmadığı kadar şeffaf bir siyaset izleme çabaları, öte yandan BDP ve Öcalan kanadından gelen samimi ve bütünleyici açıklamalar çözüme dair büyük bir ümit yeşertmiş durumda. Yalnız burada önemli bir husus var ki o da bu hareketin ne kertede millet tabanına sahip olduğu!
   Görünürde iki kesimin de en kapsayıcı temsilcileri bir masaya oturmuş ve sorunu çözmek için projeler üretmesine rağmen, benim tanıklık ettiğim Türk milliyetçi tabanında bu izlenen siyasete karşı aşırı bir kin ve öfke oluşmuş durumda.(Antalyalı olduğumu da belirteyim) yani Türk tabanı (tabi eğitim seviyesine göre tepkiler değişiyor), tabiri caizse, çözümden ziyade, kendi devletlerinin PKK sempatizanlarıyla çözüm arayışında olmalarını kabullenemiyor. Çünkü bu türden bir çözüm anlayışı, milliyetçi kesim tarafından “devlet imajını” lekeleyen bir hadise olarak algılanıyor. Ve bu Türk milliyetçilerini “anlamak” adına son derece önemli bir hadise. Türk devletinin imaj kaybı!
   Devlet fetişizmine kadar varan bu düşünce, aslında, Türk milliyetçiliğini de tanımlayan bir olgu. Yani Türk milliyetçilerindeki var olan Kürt antipatisi, Kürtlüğe ve Kürt kültürüne duyulan öfkeyle alakası olmayan; devlet yapısı ve otoriterliğini zedeleyen birçok hamlenin Kürt tarafından gelmesinden kaynaklanan bir antipati. Kürtlerin Türkiye’yi bölerek yeni bir Kürt devleti kuracağını düşündürten bir endişe. Bunların başını da çeken, tam da Atatürk’ün dediği iç mihrak kelimesinin karşılığı olan, PKK . Yani, mimlenmiş bir kelimenin Kürtlere, PKK aracılığıyla giydirilmesi. Hal böyle olunca da Kürt kesiminin bölücülük taşımayan sosyal yaşantıya dair istekleri de gölgeleniyor.
 Bu açıdan bakmak gerekirse, Avrupa’da var olan ve şu sıralarda yükselişe geçen milliyetçi anlayışla Türk milliyetçilerinin anlayışı tamamen farklı. Birisi dinden ve etnisiteden güç alırken, diğeri devlet refleksi olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü Türk milliyetçiliği, Türk olmayan unsurlara karşı değil, ilginç bir şekilde sadece Kürtlere karşı oluşuyor. Peki Türk toplumunu saran bu devlet fetişizminin sebebi, kaynağı ne?
   İşte bu sorunun cevabı çok önemli, çünkü milliyetçilik konusunda herkes yakın beyanatlarda bulunurken, nerden kaynaklandığına geldiği noktasında, bana göre 100 yılın gerisine gidemeyen ve gösterilmiş, kolay ve savunmasız bir hedef olarak gördükleri Cumhuriyete, Atatürk’e ve ulusalcı hatta ırkçı söylemlerine işaret edip konuyu kapatıyor.
   Öncelikle Türk milliyetçiliği, yukarıda da belirttiğim gibi, ulusalcılıktan ziyade devlet fetişizminden kaynaklanan bir milliyetçilik ve Avrupa’yla kıyas edilemez. İlla ki Türk eğitim sistemi ve ulusalcı söylem bu milliyetçiliği güçlendirmiştir amenna ama asıl kaynağı devlet fetişizmidir.
   Aslında bu anlayış, Osmanlının ikili hukuk sistemine dayanan bir süreçten evrilerek bugünlere gelmiştir. Nasıl derseniz? Öncelikle, şer’i ve örfi hukukun işleyişini kısaca anlatmakta fayda var. Şer’i hukuk, gücünü dinden alan, bir tür medeni hukuktur ve değişmez bir sistem teşkil eder. Reayanın hukukudur. Bu hukuk, Şerif Mardin’e göre, reayaya can ve mal güvenliği sağlamakta; ama onlardan yetki ve sorumluluğu esirgemektedir. Örfi hukuk ise, padişah iradesiyle zamanla değişen, yöneticilerin hukukudur. Bu hukuk, Şerif Mardin’e göre, kul(yönetici) bürokrasisini yetki ve sorumluluklarla donatmakta; ama onlardan can ve mal güvenliğini esirgemektedir. Bu iki hukukun en belirgin iki ayrı müessesesi “kadı askerlik” ve  “yargıcılık” müessesesidir.
   Farklı iki hukuk sisteminin uygulanması, Osmanlı’da büyük bir belirsizliğe sebep olması gerekirken, Prof. Cornell H. Fleischer, “bu belirsizliğin bilerek yaratıldığını ve Osmanlı’nın bu belirsizliği dengelemekte çok başarılı olduğunu” söylüyor. Yine Prof. Fleischer, “benim incelediğim Kanuni döneminden başlayarak Osmanlılarda kutsallığın bir tür dinden devlete devredilişi söz konusu.” Hayatın içine karışmasa da devlet yönetiminde aşırı derecede etkili bir örfi hukuk. Yani gücünü dinden değil, padişahtan alan hukuk! Ve özellikle, Mecellenin de kabulünden sonra, örfi hukuk şer’i hukukla bütünleşmiş, devletin hukuku şeriat kisvesi altında halk arasında da güçlenmiştir. “Dine hizmet eden devlet” yerini “dinin hizmet ettiği devlete” bırakmıştır. Bunun yanı sıra, Osmanlının son dönemde maruz kaldığı siyasi ve sosyolojik yalnızlık, devletine bütünüyle bağlı bir halk oluşturmuş ve bunun üzerine Osmanlı’nın devamı olarak kurulan Cumhuriyet ve onun ulusalcı söylemleri de bu düşünceyi güçlendirmiştir.
   Son olarak, var olan Türk milliyetçiliğinin kaynağı, devlete olan aşırı güven ve bağlılıktan kaynaklanıyor ve devletin düşman olarak işaret ettiği her şeye otonomik bir tavır oluşuyor. Bu otonomik tavır da, kökeni Cumhuriyeti aşan, Osmanlının izlediği politikalarda aranması gereken bir zihniyetin eseridir. Ve Türkiye Cumhuriyetinin düşüncesi değişmediği sürece, Türk milletinin düşüncesinin değişmesini beklemek faydasız olur. Atılan adımların ne kadar samimi olduğunu da buradan rahatça anlayabiliriz.

6 Ocak 2013 Pazar

BARIŞ ADALETSİZ OLMAZ!


  Pax Romana. Yaklaşık iki yüz yıl süren barış dönemini belirten bu kelime, aynı zamanda Roma hukukunun da gelişmeye başladığı dönemi simgeler. Yani barışın hâkim olduğu dönem aslında hukukun hâkim olduğu dönemdir. Hukuk düzeninin adalet üzerine inşa edilmesinin toplumda barışın sağlanmasında ne kadar önemli olduğunun göstergesidir. Romalılara göre, Adalet “herkese hakkını vermektir.” Hukuk ise, “adil olma sanatıdır.”
   
  Yukarıdakileri niye anlattığıma gelince; malumunuz Kürt meselesine dair sürekli olarak yeni çözümlerin üretilmeye çalışıldığı bir dönemden geçiyoruz.  Devlet, başarısızlıkla sonuçlanan kürt açılımı ve Oslo görüşmelerinin ardından bu seferde Abdullah Öcalanla fikir birliğine varıp sorunu çözmeyi amaçlıyor. Aslına bakarsanız tüm bunlar Türkiye Cumhuriyeti için büyük sayılabilecek adımlar. Ama tüm bunların “ne kertede soruna çare olacağı” tartışılır bir gerçek.
  
  Öncelikle, Kürt sorununda problem üreten sorunları çözmek yerine devletin, aktörler üzerinden sorunu çözmeye çalışması, sanki bu Kürt sorunun mümessili Abdullah Öcalan’mış gibi onunla anlaşmaya çalışıp, çoktan etkisini kaybetmiş bir lideri yeniden güçlendirip, onun vasıtasıyla meseleyi tatlıya bağlamak istemesi, Kürt halkını vasıfsız hale getirmeye çalışmaktır!
  
  İkinci bir durumsa devletin kendi halkını temsil edemediği gerçeğidir ki çözümü başkalarında arama acziyetine düşmüştür. Onun için günün birinde Türkler de çıkıp “Kürtler yine bize göre şanslı. En azından devlet onlardan birisini muhatap alıyor. Birde bize bak! Atsan atılmaz satsan satılmaz bir devlet zihniyetinin bilmediğimiz bir şekilde muhafızı yapılan biz Türklerin hakkını kim savunacak? Kürtler için Apoyla görüşen devlet, bizim sorunlarımızı çözmek için kimi muhatap alacak?” derse şaşırmayın. Yani burada yanlışlığını eleştirdiğim nokta, devletin sorunu çözmeye çalışırken halkı pasifize etmesinin ve aktörler üzerinden siyaset yapmasının yanlış olduğudur. Hâlbuki Anadolu gerçeği de Kürt sorunu da aktörlere indirgenemeyecek kadar büyüktür.
  
  Ayrıca Türkiye şartlarında var olan devlet ve vatandaş arasındaki asimetrik ilişki, modernleşen Türkiye halkının ihtiyacını karşılamakta gittikçe çaresiz bir hal alıyor. Bugün Kürtlerin sorun diye devlete sunduğu şeyler genel manada onların temel hakları zaten. Yani demek oluyor ki, devlet bu hakları onlara tanısa bile, sorun çözülemeyecek ve devam eden süreçte, var olan devlet zihniyeti -yani yurttaşların kendi eylemlerini kendilerinin belirlemesinden korkan zihniyet- yüzünden doğacak bir Anadolu sorunu devleti tamamen çaresiz bırakacaktır.
  
  Son olarak şu sorunun sorulmasında fayda var: Kürtlere mi barış getirmek istiyoruz yoksa Anadolu’ya mı? Eminim ki herkes, huzura ihtiyacı olan tek kesimin Kürtler olmadığını Anadolu insanının tümüyle bir huzur ve barış arayışında olduğuna kanidir. Bence kabul edilmesi gereken Türküyle Kürdüyle birlikte genel manada bir Anadolu sorunu, adalet sorunu, olduğudur. Ve bu sorun Apoyla görüşmekle çözülmez. Gecikmiş olan adaleti, halkın hakkını halka teslim etmekle olur. Aristoteles’in de dediği gibi “barışın temeli adalettir.” 

29 Kasım 2012 Perşembe

BABA, DEVLET ve TANRI

Hani hep derler ya Dünya hazırlık yeridir, ölümden sonrasına hazırlandığımız yerdir. Yani, çocukluk, gençliğe; gençlik, olgunluğa; olgunluk, yaşlılığa; yaşlılıkta ölüme hazırlandığımız evrelerdir. Bu yüzden, yaşlıların ansızın ölmesi veya çocukların ihtiyatlı olması söz konusu değildir. Çünkü beklentilerimizde bu düzen çerçevesinde şekillenmiştir. Tabi bunların yaşla ilgili olduğunu düşünmek büyük bir talihsizlik olurdu. Mesela, Toplumsal perspektifte içinde insanlar, toplum için ne yaptığına göre kademe kademe yükselir. Devlet memurları bağlandıkça rütbesini artırabilir. Tahakküm altına girdikçe, hâkimiyet kazanabilir. Çünkü her düzen kendisini devam ettirecek kişiyi arzular ve yüceltir. 

Baba ve Roller Karmaşası
   Her şey “Babayla” başlar. İlk emir aldığımız, ilk boyun eğdiğimiz, ilk minnet duyduğumuz, ilk borçlu olduğumuz “….dir Baba”. Bizim geleceğimizi bizden çok düşünen ve iyiliğimiz adına “vazgeçemediğimiz” ilk “….dir Baba”. Otoritedir. Sorgu olmaz çünkü “Babamızdır”. Onun bize sunduğunu yaşarız mesela. O, bizim dünyamızdır ve doğrular ondan öğrendiklerimizdir. Peki, bu haliyle “Baba” sosyolojik bir “karakter” midir, yoksa biyolojik bir “varlık” mı? İşte meselenin özü bu. Bizim hayatımızda böylesi bir yetkiye ve vazgeçilmezliğe sahip olan karakter mi yoksa insan mı? Ona öğretilen bir rolü mü oynuyor, yoksa tamamen insan tabiatı mı taşıyor? Bu cevap babadan babaya değişebilir ama insanı evlenecek yaşa getiren ölçüt toplumdur. Mesela, gençlerin çocuklarla muhabbetinde hep bir kışkırtıcılık, çocukları serbestleyen sözler varken; bir zamanlar genç olan “Baba” hep “akıllı, uslu çocuğundan” bahseder. Sonra bir hiyerarşi vardır. Çocuk önce anneye gider, anne de “Babaya”.  Hem zaten “Baba” çocuğa isim koyarak ona bir ideal yüklemiş ve yönlendirmiştir. Tıp Fakültesini bırakanların sayısı da ondan yüksektir zaten.
   Kavrama kabiliyetimiz arttıkça, çevreyi yorumlar hale ulaştığımızda “Baba” biraz etkisini kaybetmeye başlar ama o zaten vazifesini yerine getirmiş ve çevreyi fark etmeden de olsa onun gibi yorumlamaya başlamışızdır zaten. Yine de bazı özgürlükler kazanmışızdır mesela arkadaş seçimi gibi. İstediğimiz çevreye girip çıkabiliriz ve ilişkilerimizi istediğimiz seviyelerde tutabiliriz. Ama nihayetinde devlet seni en yakın okula göndermiş, okul saatleri oyun vakitlerini değiştirmek zorunda bırakmış ve erkek/kız olduğunun bilincinde olman da ( erkek/kız olmak değil) arkadaş ilişkilerini kısıtlamıştır. Yani düzene adımınızı atmış ve çevrenizdeki bu olayları gayet normal karşılamış ve hatta hepsinin kendi seçiminiz olduğunu düşünüyorsunuz. Bu demektir ki yakında kıdeminiz yükselecek ve sabahları ekmek almaya gönderilmekten kurtulacaksınız. 

Devlet ve Çelişkli İnancımız
   Ufaktan alışmaya başladığınız bu düzen, zamanla sizin bir parçanız olur ve onsuz ne yapardık diye düşünüp sevinir hale gelirsiniz. Tıpkı cep telefonlarının eksikliğinin katlanılamaz olduğunu düşünmek gibi. Yalnız çevreniz genişledikçe “Babanın” bu çevreye düzen sağlayacak bir otoritesi olmadığını anlayınca ve farklı bir otorite aramaya başladığımız anda karşımıza devlet çıkar. O korkunç ve caydırıcı gücüyle, huzurumuzu borçlu olduğumuz yegâne varlık gibi karşımızdadır. Onsuz huzurun olamayacağına, güvenliğimizin sağlanamayacağına kanaat getiririz. Peki, ama herkesin diğerlerine karşı devlete güvendiği ve gerekli gördüğü; öte yandan da, devletin sürekli olarak hayatımıza müdahale ettiği çelişkisini nasıl aynı anda savunabiliyoruz? Ondan hem hoşlanıp hem de hoşlanmamız, nasıl açıklanabilir?
   Her zorba gücün olduğu gibi devletinde bunu sağlamak için bazı yöntemleri vardır. Öncelikle Devletin en büyük silahı “millettir”. Devlet ilk önce kendi milleti ile diğer milletler arasındaki farkın doğal sınırını (görünmeyen) iyice keskinleştirir, ötekileştirir, düşmanlaştırır. Sonrasında  Ortada tek başına kalmış millet ya da denize düşmüş demek daha uygun olur hemen yılanına sarılır yani Devlete. (Ben olmasam sizi kimse korumazdı diye tıslar, kimse de kimi kimden koruduğunu düşünmez. Neyse. ) Devlet üzerine kurulu olduğu kara parçası üzerinde yaşayan herkes üzerinde mutlak güce sahip olduğunu iddia eder ve bu gücü meşrulaştırmak için yasalar icat eder. Yasalar pek çok konuda toplumu düzenlese de, aynı zamanda, devleti de bunun için yetkilendirir. Kendi koyduğu yasaları korumak için silaha başvurur ve insanları hapse atıp özgürlüklerini elinden alır ama insanlara böyle muamele ettiği için kendisi ceza almaz çünkü millet, kendi varlığının devamını devlete borçlu olduğu için onu destekler. Devletin gerekliliğine olan inancımız perçinleşir. (Yukarıda anlattığım tüm süreci sırasıyla Türkiye için düşünürseniz bana hak vereceksiniz) .
   Devletin gerekliliği zihnimize yerleşir fakat aynı zamanda devletin, özel hayatımıza sıkça müdahale ettiğinden ve yaşantımızı kısıtlamalarla boğduğundan şikâyet ederiz. Mesela, büyük bir fabrikanın sahibiysek, işçi sendikalarını destekleyen ve işçi maaşlarına alt sınır koyan bir devlet bizim hareket alanımızı kısıtlamış ve maddi bir yükü omuzlarımıza bindirmiştir. Tam tersine, eğer biz o fabrikada işçiysek, bu kez devlet bizim patron karşısında hareket alanımızı genişletmiş ve bizi yetkilendirmiştir. Bu haliyle de devlet, hem kısıtlayıcı hem de yetkilendiricidir ve menfaatimize göre hem gerekli hem de değildir. Yani Devlet, milletin kendi devamlılığı için üretilen, dış mihraklar paranoyasından beslenen ve sonrada gerekliliğine inanılan büyük bir mekanizma oluvermiş ve milletin “Babası” olmuştur.

Tanrı ve Mutlakıyet
   İktidar çeşitleri içinde “tanrı” en üstünü ve her şeyin tasarrufunu elinde bulundurduğundan dolayı reddedilemez ve vazgeçilemez bir otoriteye sahiptir. Diğer sistemlere göre kendisine en çok güvenen iktidardır. Diğer otoritelerin aksine düzene uymamayı ve sorgulamayı tavsiye etmiştir. Ayrıca, “Baba ve Devlet” yöntemlerinde sisteme boyun eğdikçe elde edilen geniş yetkiler ve özgürlükler varken; tanrı, dünya üzerinde insanı hakim kılmış ve ona istediği her şeye yönelebilecek “iradeyi” vermiştir. “Baba ve Devletin” insana ve topluma vermekten kaçındığı ve korktuğu çok büyük bir silah olan “İradeyi”. Yani, insana önce her şeyi –bugün bizim insan hakları dediğimiz şeyler aslında- verip ve ardından iradesiyle gerçekleri bulmasını beklemiştir.
   Ayrıca, tanrı insana sınırlayıcı faktörler koymamasına rağmen onu, bir yandan hatırlatan ve unutturmayan bir çevreye ama diğer yandan “unutturan zaman ve mekâna” yani dünya düzenine göndermiştir. En baştan tanrı, insanı ölümlü yaratarak onu tekrardan kendine dönmeye mahkûm etmiş, yarattığı düzenle ve bu düzen çerçevesinde gelişen olaylarla insanın acizliğini kanıtlayan dertler, hastalıklar yaratmıştı. Dünya üzerindeki tüm eşyayı geçici surette yaratarak, insanın kendi geçiciliğini unutmamasını temin etmiştir. Fakat yukarıda sözünü ettiğim gibi bu sistemde her şey karşıtıyla yaratılmış ve kötülüklerin baştan çıkarıcılığı ve çirkin sureti vasıtasıyla insanların bunlardan kendini sakınması gerektiğini ve bunun emirlere uyarak mümkün olabileceğini belirtmiştir.

Sonuç
   İlahi sistemde de büyük bir düzenden bahsedebiliriz hem de Doğa gibi söz geçiremediğimiz bir düzenden. Lakin burada durum bir farklılaşıyor ve “Baba ve Devletin” düzeni sıkı sıkıya tembihlemesine rağmen; İlahi öğretiler, tanrının kendisine ulaşabilmemiz için düzenden uzaklaşmamızı, onu elimizden geldiği kadar reddetmemizi öğütlüyor. Çünkü “Baba ve Devlet” varlığını ve otoritesini bize borçluyken; Allah’ın varlığı kendindendir, bize borçlu değildir. Sonuç olarak “Baba ve Devlet”, insanı yetiştirilen ve adapte edilen bir varlık gibi görürken; insanın düzeni kabul etmesine göre ona kıdem verirken, ilahi düzende her şey tam tersi gibidir. Bunu hak edip etmeyişimize bakmaksızın varlığımıza insanlık mertebesini bahşeden Allah, sonrasında da onu nasıl tasarruf ettiğimizle ilgilenir. İyiliği ve kötülüğü aynı ruha yerleştirerek bizim İyiyi seçmemizi öğütler.

24 Kasım 2012 Cumartesi

TEHCİR SÜRECİ


   Sürgün yemek, evini terk etmek, evladını –hayatta kalabilsin diye- geride bırakmak; birkaç zorbanın, eşkıyanın faturasını ödemek adına ölümün kucağına itilmek… Belki de pek çoğu o sürgünün böyle bir faciaya gebe olduğunun farkında bile değildi. Bölge valileri birçok konuda onların içini rahatlatacak açıklamalar yapmışlardı. İTC tarafından gönderilen telgrafların hemen hepsi sürülecek Ermenilerin yol güvenliğinin temin edilmesi yönündeydi. Hatta valilere bazı hususlarda inisiyatif hakkı bile tanınmıştı. Fakat bunca emre ve uyarıya ve yetkiye rağmen niçin ölen sayısı bu seviyeye ulaştı? Niçin Halep’e sağ salim varamadılar?

Bu soruya kapsamlı bir cevap verebilmek için:
1.      Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durum ve halkın yaşam standartlarını,
2.      İTC ve bölge yönetimleri arasındaki telgrafları,
3.      Hesaba katılmayan Kürt eşkıyalarının konvoya olumsuz etkilerini,
Sırasıyla incelemeliyiz.

Daha önceki yazımda tehcir öncesinde yaşanan olayların Osmanlı Devleti’ni tehcir kararı almaya zorladığından ve bunun siyasi bir hamle olduğundan bahsetmiştim. Bu yazıda amacım herhangi bir şeyi işaret etmek veya katili bulmak değil. Çünkü hedef göstermek, toplumun sonraları kendisini sorgulamasına engel teşkil eder ve gelişim adına yararsızdır. Bu yüzden, burada önemli olan “doğruya ulaşmak için hangi yolları kullanmalıyızı” açıklayabilmektir.

         1908-1916 Yıllarında Osmanlı Devleti, Halkı ve Ordusu
   1908 yılından başlayarak Osmanlı devleti sürekli olarak Avrupa’daki topraklarını kaybetmeye başlamıştı. Daha önceleri Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanması, Mısır’ın elden çıkmasıyla epey toprak kaybeden Osmanlı 1908’de Bulgaristan’ın da bağımsız olmasıyla şiddetli kayıplar vermeye başladı. Ardından Bosna işgal edildi, ardından Trablusgarp. Sonrasında 1913’teki Balkan yenilgisiyle Osmanlı nüfusunun %20sini, topraklarının %32sini kaybetti. Bunun sonucu olarak, ülkede milliyetçi duygular kabarmaya başladı. Sonrasında, kaybedilen topraklardan Müslüman göç akımları başladı ve katliam hikâyeleri anlatılmaya başlandı; muhacirlerin büyük kısmı yolda yaşamını kaybetmişti. Kurtulanlar, tüm Hristiyanları bunun sorumlusu olarak görüyor ve onlara karşı büyük bir nefret duyuyorlardı. Osmanlı Devleti o dönemde birçok cephede aynı anda savaştığı için ekonomik anlamda ciddi bunalımdaydı ve toplanan yüksek vergiler yüzünden ülke genelinde bir kıtlık ve sefalet baş göstermişti. Nüfusuna oranla, sosyal imkânları ve tesisleri bir hayli kısıtlı olduğu için de salgınların önüne geçilemiyordu.

“açlıktan kıvranan Ermeni ve Türkler, aynı anda dükkânların önünde yan yana dileniyor ve bayırlardan topladıkları otları yiyorlardı.”(Ephraim K. Jernezian)

“Gerçek bir açlık yaşanıyor ve kimse fakirlerin ölüp ölmemesini umursamıyor.”(Count Johann von Bernstorf)

“ülke genelinde büyük bir sefalet yaşanıyor. Bu bölgelerde, Ermeni muhacirleri hesaba katmazsak, yiyeceği olmayan 500.000 kişi yardım bekliyor. Yüzlerce insan açlıktan kırılıyor. Yardım eden yok. Şeker ve gaz yağı fiyatları iyice yükseldi. Lekeli humma salgını var, ölüm oranı çok yüksek.” (Büyük Britanya Parlamentosu, Dış İlişkiler Sekreterliği)

“askerler şansları varsa, bir avuç arpa alıyorlardı. Ölü hayvan kemiklerini kemirmeye ve at gübresinden minik tohumları çıkarmaya başladılar. Zamanla açlık hummasına yakalandılar ve eriyip gittiler… Ocak ayında tek bir asker dahi hayatta kalmadı.” (Hans Werner Neulen)

“Türk askerlerinin neredeyse %50si lekeli hummadan ölmüşken bu oran Alman askerleri arasında yaklaşık %10du.” (Werner Steuber)

“Malatya’da kolera salgını başlamıştı ve her gün 100 asker ölüyordu. Yakında, bütün ordunun ortadan kalkması için savaşa gerek kalmayacaktı.” (Jacobsen, Diarries of a Danis Missionary)
“savaş alanında 243.598 asker kaybeden Osmanlı ordusunun 466.759 askeri, salgın hastalıklara kurban gitmişti.” (Sarkis Karayan)

“savaş sonucunda, çoğunluğu muhtemelen hastalık ve kötü beslenme veya açlık nedeniyle olmak üzere, en az bir buçuk milyon sivil Müslüman’ın öldüğü tahmin edilmektedir.” (Sarkis Karayan)

İTC Politikaları
           Ermeni meselesinde, İTC söz konusu olduğu zaman, asıl konu, “Ermenilerin çektiği acılar değil, özel kasıt” sorunudur. Yani 1. Dünya savaşında meydana gelen katliamların, İTC tarafından kasıtlı olarak, organize edilmiş olup olmadığıdır. Tehcir esnasında, çeşitli sebeplerden ötürü ölen Ermenilerin, aslında, kasıtlı öldürülmesiyle veya başka bir sebepten hayatını kaybetmesi arasında bir fark yoktur. Fakat olayın siyasi boyutu düşünüldüğü zaman bu soruya net bir yanıt vermek zorundayız.
Osmanlı arşivlerinin büyük bir kısmının kayıp veya açılmamış olmasıyla, İTC ile alakalı elimizde sınırlı sayıda resmi belge mevcuttur. Ve bunlar incelendiğinde, yukarıda da bahsetmiş olduğum gibi, hemen hepsinin durumu iyileştirmeye yönelik belgeler olduğunu söyleyebiliriz. Bazı bölgelere tehciri durdurun emrinin gönderildiğini ve Ermenilerin saldırılara karşı kesinlikle korunması talep eden emirler barındırdığını açıkça görüyoruz. Lakin bu emirlerin ilginç bir şekilde pratiğe dökülmediğine hatta bazı durumlarda tam aksinin yapıldığına dair belgeler de mevcut. Bu konuda Türk tarihçiler, sorunu emre itaatsizliğe ve otorite eksikliğine havale ederken; Ermeni tarihçiler, İTC’nin özel ajanlarla farklı mesajlar gönderdiğini ve bu mektup ve telgrafların okunduktan sonra yakılması emriyle ortada delil bırakmadıklarını iddia ediyorlar.
     Ama mesele İTC üyelerinin tutuklanıp Malta’ya sürgün edilmesi ve o dönemde İngiltere’de yargılanmasıyla bir nebze açığa kavuşturulabiliyor. Mahkeme, uzun süren yargılama sürecinde ve elindeki onlarca belgeye rağmen, İTC hükümetini suçsuz buluyor ve beraat ediyorlar.   

Kürtlerin rolü
     Konunun Kürtlerle alakası, devlet tarafından kullanılıp kullanılmadığı üzerine yoğunlaşıyor. Bir kısım tarihçiler Kürtlerin yetkilendirildiğini iddia etmelerine rağmen –ki bunlar İTC’nin ajanlar vasıtasıyla gizli mesajlar gönderdiğini iddia edenler-, bir diğer kısmı ise Kürtlerin fakir ve yağmacı olduklarını ve Ermenilerin mal varlıklarıyla birlikte göç etmelerinin tek başına, saldırılar için geçerli bir sebep olduğunu iddia ediyorlar.
     Tehcir kararının ardından, uzun bir yolculuk yapmaya mecbur edilen halk, sahip olduklarını arabalarına yüklemişler ve yolda aç kalmamak için de değerli eşyalarını stoklamışlardı. Halep’e giden yolun büyük bir kısmı Doğu vilayetlerinden geçiyordu. Yani bölge, asker kaçağı bir sürü eşkıya ve dağılan Hamidiye alaylarının başıbozuk Kürt çeteleriyle doluydu. Köyleri yağmalayarak geçinen bu eşkıyalar için Ermeniler, bulunmaz bir fırsattı.

“Kürtler tabancayı, kılıcı, kamayı severler ve özellikle silahsız kurbanlara karşı acımasızca kullanırlar.” (Hepworth)

“Ermeni mallarının yağlanması fikri dahi onları saldırı için isteklendiriyordu ve başka bir zorlamaya gerek yoktu” (Hepworth)

“ama bazı Kürtler –Dersim dağlarındaki Alevi Kürtler- Ermenilere sığınak sağladı.” (Guenter Lewy)

     Kürt rolündeki bir diğer husus ise; bunun İTC’nin katliamı organize edip etmediğiyle alakalı olmasıdır. Katliamlar bölgeden bölgeye ciddi farklılıklar göstermiştir. Batı vilayetlerinden ve İç Anadolu’dan geçen yollarda ölüm oranı Doğu’ya göre çok düşüktür. Ama bu farklılık beraberinde ciddi bir tartışmayı getirmiş ve Osmanlı’nın Kürtleri adeta bir maşa gibi kullandığına kadar ulaşmıştır.

“Osmanlı yönetimi Kürtleri “araç olarak” kullanmıştır ve bu Kürtleri isteklendiren, “körü körüne dinsel hoşgörüsüzlüktür”( Kürt tarihçi Kemal Madhar Ahmed)

“işte bu Kürtler, birçok arkadaşımızı öldürmek için kullanıldılar.” (Maria Jacobsen)

“Türk Jandarmalar ile Kürtlerin, Ermeni konvoyunu yağma etmek için sıklıkla işbirliği yaptığı doğrudur. Fakat Kürtlerin Ermenileri öldürmeye zorlanmış olduğuna dair tek bir kanıt bile yoktur.” (George Hepworth).

Sonuç
    Burada mesele, geçmişe ait bir lekeyi ayyuka çıkarıp birilerini mahkûm etmek olarak anlaşılmamalıdır. İnsanımız artık böylesi anlayışlardan kurtulmaya başladı fakat birçoğu, duygusal olarak, bunu doğrulasa da durumu kabullenmekte çözümsüz kalıyor. Tek millet baskısından kurtaramıyor düşüncelerini.** Yetmiş milyonun yaşadığı ülkede sen, sadece onlardan birisin. Birileri suç işledi diye senin ellerin kirlenmez. Birilerinin vicdansızlığı senin vicdanını karartamaz. Elbette ki, her toplumda; bir kısım, doğrunun savunucusu olacakken; kalan bir kısmı ise kötülüğün kölesi olacaktır. Günahsız insan olabilir ama günahsız toplum olamaz. Bireyin doğruluğunu teyit edebiliriz ve bu olumlu sonuçlar doğurur fakat birbirinden tamamen farklı hedeflere aynı zaman diliminde yönelen toplumların ve toplumsal anlayışın doğruluğunu teyit edemeyiz.

** buradaki “tek millet baskısı” insanları birey olarak ele almayıp, toplumun geneli üzerinden bir yargıya varma gereği hissettiren baskıdır. Onları -birbiriyle zihinsel bağ dışında başka bağları olmayan ve istediğini yapmakta özgür insanları, ki bu insanların çoğu sokakta karşılaştıklarında birbirlerini kınarlar- tek ve bütünmüş gibi göstermek ister. Ve bu bakış, toplumu ele alırken onun birbiriyle çelişen, zıt taraflarını anormal bir duruma dönüştüren ve toplumların, tanımlanmış alışkanlıkları olan bir grup olarak tanımlanmasını isteyen bir nevi dayatmacı bir anlayıştır.

6 Kasım 2012 Salı

ABDULLAH ÖCALAN VE KÜRT SORUNU


        Yamanlar Koleji mezunu kardeşlerimizle her ay düzenlediğimiz 1kitap1yazar programının bu ayki konuğu Oral Çalışlar’dı. Söyleşimizde Oral Çalışlar’ın 1993 yılında basılmış Öcalan ve Burkay’la Kürt sorunu adlı kitabını referans aldık. Yaklaşık iki buçuk saat süren, keyifli söyleşinin ardından, hem meseleyi daha detaylı inceleyebilmek hem de röportajın önemli bulduğum kısımlarını yeniden derlemek adına bu çalışmayı yaptım. Kürt sorununu çözmede geçerliliğini yitirmiş prensiplerin dışına çıkamayan Türk terör politikasını, Cumhuriyetin beraberinde getirdiği dar bakış açısının ne tür sorunlara yol açtığını, sosyalizmin zamanla devlet faşizmine dönüştürüldüğünü, ancak eskiyi eleştirebilmenin birleştirici yeniliklere vasıta olabileceğini; Öcalan’ın röportajından oluşturduğum notlarla da anlatmaya çalıştım.    

1.      BAĞIMSIZLIK

Bağımsızlık her halkın istemidir. Bağımsızlığı da kalkıp devlet ayrılıkçılığıyla sınırlandırmak, gerçekçi değildir. Gün gelecek, uluslar tek bir siyasi topluluk içinde olacaklar.

Türk gerçeği bile kendini tam bağımsızlaştıramamıştır. Onların da bağımsızlığa ihtiyacı vardır. Bağımsızlık eşittir devlet sahibi oldum anlamına gelmiyor. Bağımsızlık oldu diye birlikten de vazgeçilmiyor. Bağımsız halklar, bağımsız insanlar en iyi birleşebilen insanlardır, halklardır.

Bağımsızlık, iç içe yaşayan halklar içinde gerçekleştirilebilecek bir olgudur. Bağımsızlığı, hiçbir insan, hiçbir halk, hiçbir ulus için düşünmekten korkmayalım. Aynı devlet içinde de insanlar bağımsız olabilir. Düşüncesi bağımsız olan, politikası bağımsız olan, siyasi birlikleri güzel yapar. Ama Türkiye’de bunu anlayacak kafa var mı? O, her şeyi egemenlikle, otorite altına almakla halledebileceğini sanır. Karşı tarafın iradesini sıfıra indirirse, onun anladığı milli birlik ve bütünlük sağlanmıştır.

2.      TERÖR POLİTİKASI

Devlet bizi dağdan indirmeye ve Pişmanlık Yasası’nı geliştirerek teslim almaya yeminlidir.
Kararnameyi biraz önce radyodan birlikte dinledik. Niyeti şu: gelsin dağdakiler, kovuşturmaya uğramadan evlerine gidecekler. Ardından operasyon şiddetli geliyor, inmeyenler imha olacak. Ardından Kürt meselesi, operasyonlar temelinde hallolacak. Bu bakış açısında Türkiye Cumhuriyeti’nin 70 yıllık tenkil politikası vardır. Aynısı uygulanmak isteniyor.

3.      KEMALİZM

Ama Mustafa Kemal’i bütün tarih yapmak, bütün toplumun geleceği yapmak, Türkiye toprağına, Anadolu toprağına büyük saygısızlık olur. Ne Mustafa Kemal bu kadar büyüktür, ben kendim de dahil, peygamberler de dahil, hiçbir önder insanını bu kadar kuşatıcı ve biz buna hegemonyacı da diyebiliriz. Şunu görmek zorundayız, Anadolu Türklük gerçeği Mustafa Kemal’den daha büyüktür. İnsan gerçeği önderlerden daha büyüktür. Önderleri inkâr etmiyorum. Bana göre çok aşırılık yapıldı. Mustafa Kemal’in toplum üzerindeki konumu abartıldı. Tarih içindeki yeri abartıldı. Çok geleceğe ve bütün geçmişe yayıldı. Tabu düzeyine çıkarıldı.

Bugün çok çözümsüz durumdasınız. Türkiye Cumhuriyeti çözümsüzdür. Türkiye insanı çözümsüzdür. Bunun Kemalizm’le çok sıkı bağlantısı var. Kemalist çözümlemeyi yeniden yapamazsanız, Kemalist gerçeğe göre, siz günümüz Cumhuriyet’inin krizini aşamazsınız. İkinci Cumhuriyet lafını ben etmedim. En tepedeki etti. Halen büyük bir tartışmadır sürüp gidiyor. Eğer tıkanma belirtileri olmasaydı, bu tartışma ortaya çıkmazdı. Bu da Kemalizm’in kişiliği çözümlenmeden fazla çıkışa yol açamaz. Bu Mustafa Kemal’i küçültmek, değerden düşürmek değildir.

Misak-ı Milli de insan içindir, Türkiye’nin birlik bütünlüğü de insan içindir. Eğer bu kavramlar insanı daraltıyorsa, cüceleştiriyorsa, birbirlerine karşı şovenizme götürüyorsa, halkları rahatsız ediyorsa, bu kavramlar da tartışılmalıdır. Çünkü onlar da Türk insanı içindir. Türk insanı bu kavramlar için değildir. Türk toplumu bu kavramlar için değildir. Bu kavramlar, Türk toplumu, Türk insanı veya Türkiye’de yaşayanlar içindir. Bugün bu kavramlar Anayasa’da, yasalarda, işkencedir, yasaktır, tutuklamadır, o zaman düşünmemiz gerekir. Bu kavramlarda bir bit yeniği var. Bu eleştirilerimizle yeni birliktelikler geliştirilmelidir. Zaten Kemalizm tarihte bir yer işgal ediyorsa, bu yeni konuma basamak teşkil ettiği oranda anlam ifade eder. Biraz dediklerimi lütfen anlayın.

4.      İSLAMİYET VE LAİKLİK

Türkiye’de Kemalistler temel sorunları o kadar at gözlüğüyle değerlendiriyorlar ki... Gerçekten sağlıklı bir tarihi yaklaşım, toplumsal yaklaşım başarılamadı. Bir laiklik icat edildi, Batı’dan kopya edildi. Kimse de bir şey anlamadı. Yüzünü aç, başını aç böyle değerlendirildi. Bir yerde başörtüsü şeriattır, ezan okumak şeriattır gibi değerlendirmeler yapıldı. Ne o yaptığını anladı, ne diğer taraf yaptığını anladı.

5.      SOSYALİZM

Sosyalizm evet, iktidarı hedeflemeli, devleti ele geçirmeli, fakat bütün bunlar iktidarı yüceltmek için, hele devleti çok çok yüceltmek için olmamalı. Zaten kurucuları da bunları söylüyorlar. Giderek devleti söndürmeliydiler. Bunun biçimi üzerinde durmak gerekirdi. Tabii durum böyle olunca da benim ulusum, benim ülkem, şöyle başat olacak, şöyle yarış yapalım, bilmem neyle geçecek, bunlar sosyalizme yakıştırmalardır. Bence sosyalizm de burada kaybediyor. Şunu sağlayabilmeliydi: Benim yarattığım insan dünyanın en yüce insanıdır. Ve gerçeği de biraz öyle olmalıydı. İnsanlığın bütün kültürel gelişmesini anlayabilmeliydi. Bu temelde eşitliği, özgürlüğü temsil etmeliydi. Ve her insanı, her ulustan insanı kapsayabilmeliydi. Rahat ettirebilmeliydi. Kısacası esenlik getirebilmeliydi.

Türkleri bizim Kürtlerden de üstün görürüm. Gelişmiş ölçüleri de vardır. Fakat bana göre, onlar bunu tamamlayamıyorlar. Biraz daha zenginleştirebilirler, olgunlaştırabilirler. Çözümleyici olabilirler.
Türk gençliğinin devrimci coşkusuna katıldım. Fakat yaptıkları sosyalizm tartışmalarını anlamsız buluyordum. Halen de buluyorum. Lafazanlık yönü çok ağır basan, oldukça kırıcı, gürültü çıkarıcı bir tarz olarak değerlendirdim.

Sosyalizm öncelikle bir ahlaki meseledir. Salt bunu siyasi bir mesele, ekonomik bir mesele olarak düşünmek kimin icadı oldu? Onun üzerinde düşünmek gerekir. Bana göre sosyalizm insan bireyini köleci sistemler dahil en son kapitalist emperyalist sisteme karşı savunmayı izah etmelidir. Devlet seviyesinde, devrim ve proletarya diktatörlüğü seviyesinde olması da şart değildir bu savunmanın. Niye Müslümanlık hala gelişiyor? Niye İran’da Ayetullahlar bu kadar güçlü? Onlar yıllarca nefisleriyle mücadele ettiler. Sürekli bir Ayetullah kültürü oluşturdular. Bu kültür iktidar oldu. Şimdi Türkiye’de sosyalizmi bir yaşam biçimi olarak seçip de yaşamına ona göre yön verenler az.


6.      SOSYALİSTLERİN BİRLİĞİ

Türkiye’nin sosyalistleri, aydınları gerçekçi olmuyorlar. İkide bir PKK dar milliyetçi bir harekettir - sizin daha önce geldiğiniz hareket tarafından ısrarla sürdürülen bir iddiadır, (Aydınlık hareketini kastediyor) - Ben onları dar milliyetçi olarak değerlendiriyorum. Kendimi de son derece gelişmiş bir enternasyonalist olarak. PKK’yı da bu temelde geliştirilen bir örgüt olarak değerlendiriyorum.

7.      DEVRİM VE SANAT

Devrimin sadece askeri, siyasal yolla yapılamayacağını, sanatsal yolla da inşa edilmesi gerektiğini, Türk insanının da böylesine bir sanatsal yediden yapılanışa ihtiyaç duyulduğunu söylemeliyim. Kemalizm’in romanı yazılmamıştır. Kemalizm’in tarih için ne ifade ettiği, sadece övülmüştür.

Kaptırılmaması gereken güzel Türkiye, güzel Türkiye halkı var. Sizin Kürdistan’la ilgilendiğiniz kadar ben de Türkiye ile ilgilenmek istiyorum.

8.      EMPERYALİZM

Amerika’nın yarattığı tüketim toplumu modeli başlı başına bir zincirden boşanmadır. İnsanın bütün tehlikeli tutkuları, bütün hayvani özelliklerinin çok üst düzeyde ve değişik bir biçimde örgütlendirilmesidir, saldırganlaşmasıdır.

Siz Türkiye’yi çok emperyalizme bağladınız. Türk halkını da kapıkulu ettiniz. Buna esef ediyorum. Bir dönem İslam’ın emrinde asker yaptınız.