24 Kasım 2012 Cumartesi

TEHCİR SÜRECİ


   Sürgün yemek, evini terk etmek, evladını –hayatta kalabilsin diye- geride bırakmak; birkaç zorbanın, eşkıyanın faturasını ödemek adına ölümün kucağına itilmek… Belki de pek çoğu o sürgünün böyle bir faciaya gebe olduğunun farkında bile değildi. Bölge valileri birçok konuda onların içini rahatlatacak açıklamalar yapmışlardı. İTC tarafından gönderilen telgrafların hemen hepsi sürülecek Ermenilerin yol güvenliğinin temin edilmesi yönündeydi. Hatta valilere bazı hususlarda inisiyatif hakkı bile tanınmıştı. Fakat bunca emre ve uyarıya ve yetkiye rağmen niçin ölen sayısı bu seviyeye ulaştı? Niçin Halep’e sağ salim varamadılar?

Bu soruya kapsamlı bir cevap verebilmek için:
1.      Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durum ve halkın yaşam standartlarını,
2.      İTC ve bölge yönetimleri arasındaki telgrafları,
3.      Hesaba katılmayan Kürt eşkıyalarının konvoya olumsuz etkilerini,
Sırasıyla incelemeliyiz.

Daha önceki yazımda tehcir öncesinde yaşanan olayların Osmanlı Devleti’ni tehcir kararı almaya zorladığından ve bunun siyasi bir hamle olduğundan bahsetmiştim. Bu yazıda amacım herhangi bir şeyi işaret etmek veya katili bulmak değil. Çünkü hedef göstermek, toplumun sonraları kendisini sorgulamasına engel teşkil eder ve gelişim adına yararsızdır. Bu yüzden, burada önemli olan “doğruya ulaşmak için hangi yolları kullanmalıyızı” açıklayabilmektir.

         1908-1916 Yıllarında Osmanlı Devleti, Halkı ve Ordusu
   1908 yılından başlayarak Osmanlı devleti sürekli olarak Avrupa’daki topraklarını kaybetmeye başlamıştı. Daha önceleri Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanması, Mısır’ın elden çıkmasıyla epey toprak kaybeden Osmanlı 1908’de Bulgaristan’ın da bağımsız olmasıyla şiddetli kayıplar vermeye başladı. Ardından Bosna işgal edildi, ardından Trablusgarp. Sonrasında 1913’teki Balkan yenilgisiyle Osmanlı nüfusunun %20sini, topraklarının %32sini kaybetti. Bunun sonucu olarak, ülkede milliyetçi duygular kabarmaya başladı. Sonrasında, kaybedilen topraklardan Müslüman göç akımları başladı ve katliam hikâyeleri anlatılmaya başlandı; muhacirlerin büyük kısmı yolda yaşamını kaybetmişti. Kurtulanlar, tüm Hristiyanları bunun sorumlusu olarak görüyor ve onlara karşı büyük bir nefret duyuyorlardı. Osmanlı Devleti o dönemde birçok cephede aynı anda savaştığı için ekonomik anlamda ciddi bunalımdaydı ve toplanan yüksek vergiler yüzünden ülke genelinde bir kıtlık ve sefalet baş göstermişti. Nüfusuna oranla, sosyal imkânları ve tesisleri bir hayli kısıtlı olduğu için de salgınların önüne geçilemiyordu.

“açlıktan kıvranan Ermeni ve Türkler, aynı anda dükkânların önünde yan yana dileniyor ve bayırlardan topladıkları otları yiyorlardı.”(Ephraim K. Jernezian)

“Gerçek bir açlık yaşanıyor ve kimse fakirlerin ölüp ölmemesini umursamıyor.”(Count Johann von Bernstorf)

“ülke genelinde büyük bir sefalet yaşanıyor. Bu bölgelerde, Ermeni muhacirleri hesaba katmazsak, yiyeceği olmayan 500.000 kişi yardım bekliyor. Yüzlerce insan açlıktan kırılıyor. Yardım eden yok. Şeker ve gaz yağı fiyatları iyice yükseldi. Lekeli humma salgını var, ölüm oranı çok yüksek.” (Büyük Britanya Parlamentosu, Dış İlişkiler Sekreterliği)

“askerler şansları varsa, bir avuç arpa alıyorlardı. Ölü hayvan kemiklerini kemirmeye ve at gübresinden minik tohumları çıkarmaya başladılar. Zamanla açlık hummasına yakalandılar ve eriyip gittiler… Ocak ayında tek bir asker dahi hayatta kalmadı.” (Hans Werner Neulen)

“Türk askerlerinin neredeyse %50si lekeli hummadan ölmüşken bu oran Alman askerleri arasında yaklaşık %10du.” (Werner Steuber)

“Malatya’da kolera salgını başlamıştı ve her gün 100 asker ölüyordu. Yakında, bütün ordunun ortadan kalkması için savaşa gerek kalmayacaktı.” (Jacobsen, Diarries of a Danis Missionary)
“savaş alanında 243.598 asker kaybeden Osmanlı ordusunun 466.759 askeri, salgın hastalıklara kurban gitmişti.” (Sarkis Karayan)

“savaş sonucunda, çoğunluğu muhtemelen hastalık ve kötü beslenme veya açlık nedeniyle olmak üzere, en az bir buçuk milyon sivil Müslüman’ın öldüğü tahmin edilmektedir.” (Sarkis Karayan)

İTC Politikaları
           Ermeni meselesinde, İTC söz konusu olduğu zaman, asıl konu, “Ermenilerin çektiği acılar değil, özel kasıt” sorunudur. Yani 1. Dünya savaşında meydana gelen katliamların, İTC tarafından kasıtlı olarak, organize edilmiş olup olmadığıdır. Tehcir esnasında, çeşitli sebeplerden ötürü ölen Ermenilerin, aslında, kasıtlı öldürülmesiyle veya başka bir sebepten hayatını kaybetmesi arasında bir fark yoktur. Fakat olayın siyasi boyutu düşünüldüğü zaman bu soruya net bir yanıt vermek zorundayız.
Osmanlı arşivlerinin büyük bir kısmının kayıp veya açılmamış olmasıyla, İTC ile alakalı elimizde sınırlı sayıda resmi belge mevcuttur. Ve bunlar incelendiğinde, yukarıda da bahsetmiş olduğum gibi, hemen hepsinin durumu iyileştirmeye yönelik belgeler olduğunu söyleyebiliriz. Bazı bölgelere tehciri durdurun emrinin gönderildiğini ve Ermenilerin saldırılara karşı kesinlikle korunması talep eden emirler barındırdığını açıkça görüyoruz. Lakin bu emirlerin ilginç bir şekilde pratiğe dökülmediğine hatta bazı durumlarda tam aksinin yapıldığına dair belgeler de mevcut. Bu konuda Türk tarihçiler, sorunu emre itaatsizliğe ve otorite eksikliğine havale ederken; Ermeni tarihçiler, İTC’nin özel ajanlarla farklı mesajlar gönderdiğini ve bu mektup ve telgrafların okunduktan sonra yakılması emriyle ortada delil bırakmadıklarını iddia ediyorlar.
     Ama mesele İTC üyelerinin tutuklanıp Malta’ya sürgün edilmesi ve o dönemde İngiltere’de yargılanmasıyla bir nebze açığa kavuşturulabiliyor. Mahkeme, uzun süren yargılama sürecinde ve elindeki onlarca belgeye rağmen, İTC hükümetini suçsuz buluyor ve beraat ediyorlar.   

Kürtlerin rolü
     Konunun Kürtlerle alakası, devlet tarafından kullanılıp kullanılmadığı üzerine yoğunlaşıyor. Bir kısım tarihçiler Kürtlerin yetkilendirildiğini iddia etmelerine rağmen –ki bunlar İTC’nin ajanlar vasıtasıyla gizli mesajlar gönderdiğini iddia edenler-, bir diğer kısmı ise Kürtlerin fakir ve yağmacı olduklarını ve Ermenilerin mal varlıklarıyla birlikte göç etmelerinin tek başına, saldırılar için geçerli bir sebep olduğunu iddia ediyorlar.
     Tehcir kararının ardından, uzun bir yolculuk yapmaya mecbur edilen halk, sahip olduklarını arabalarına yüklemişler ve yolda aç kalmamak için de değerli eşyalarını stoklamışlardı. Halep’e giden yolun büyük bir kısmı Doğu vilayetlerinden geçiyordu. Yani bölge, asker kaçağı bir sürü eşkıya ve dağılan Hamidiye alaylarının başıbozuk Kürt çeteleriyle doluydu. Köyleri yağmalayarak geçinen bu eşkıyalar için Ermeniler, bulunmaz bir fırsattı.

“Kürtler tabancayı, kılıcı, kamayı severler ve özellikle silahsız kurbanlara karşı acımasızca kullanırlar.” (Hepworth)

“Ermeni mallarının yağlanması fikri dahi onları saldırı için isteklendiriyordu ve başka bir zorlamaya gerek yoktu” (Hepworth)

“ama bazı Kürtler –Dersim dağlarındaki Alevi Kürtler- Ermenilere sığınak sağladı.” (Guenter Lewy)

     Kürt rolündeki bir diğer husus ise; bunun İTC’nin katliamı organize edip etmediğiyle alakalı olmasıdır. Katliamlar bölgeden bölgeye ciddi farklılıklar göstermiştir. Batı vilayetlerinden ve İç Anadolu’dan geçen yollarda ölüm oranı Doğu’ya göre çok düşüktür. Ama bu farklılık beraberinde ciddi bir tartışmayı getirmiş ve Osmanlı’nın Kürtleri adeta bir maşa gibi kullandığına kadar ulaşmıştır.

“Osmanlı yönetimi Kürtleri “araç olarak” kullanmıştır ve bu Kürtleri isteklendiren, “körü körüne dinsel hoşgörüsüzlüktür”( Kürt tarihçi Kemal Madhar Ahmed)

“işte bu Kürtler, birçok arkadaşımızı öldürmek için kullanıldılar.” (Maria Jacobsen)

“Türk Jandarmalar ile Kürtlerin, Ermeni konvoyunu yağma etmek için sıklıkla işbirliği yaptığı doğrudur. Fakat Kürtlerin Ermenileri öldürmeye zorlanmış olduğuna dair tek bir kanıt bile yoktur.” (George Hepworth).

Sonuç
    Burada mesele, geçmişe ait bir lekeyi ayyuka çıkarıp birilerini mahkûm etmek olarak anlaşılmamalıdır. İnsanımız artık böylesi anlayışlardan kurtulmaya başladı fakat birçoğu, duygusal olarak, bunu doğrulasa da durumu kabullenmekte çözümsüz kalıyor. Tek millet baskısından kurtaramıyor düşüncelerini.** Yetmiş milyonun yaşadığı ülkede sen, sadece onlardan birisin. Birileri suç işledi diye senin ellerin kirlenmez. Birilerinin vicdansızlığı senin vicdanını karartamaz. Elbette ki, her toplumda; bir kısım, doğrunun savunucusu olacakken; kalan bir kısmı ise kötülüğün kölesi olacaktır. Günahsız insan olabilir ama günahsız toplum olamaz. Bireyin doğruluğunu teyit edebiliriz ve bu olumlu sonuçlar doğurur fakat birbirinden tamamen farklı hedeflere aynı zaman diliminde yönelen toplumların ve toplumsal anlayışın doğruluğunu teyit edemeyiz.

** buradaki “tek millet baskısı” insanları birey olarak ele almayıp, toplumun geneli üzerinden bir yargıya varma gereği hissettiren baskıdır. Onları -birbiriyle zihinsel bağ dışında başka bağları olmayan ve istediğini yapmakta özgür insanları, ki bu insanların çoğu sokakta karşılaştıklarında birbirlerini kınarlar- tek ve bütünmüş gibi göstermek ister. Ve bu bakış, toplumu ele alırken onun birbiriyle çelişen, zıt taraflarını anormal bir duruma dönüştüren ve toplumların, tanımlanmış alışkanlıkları olan bir grup olarak tanımlanmasını isteyen bir nevi dayatmacı bir anlayıştır.

1 yorum: