26 Mart 2013 Salı

TÜRKLER ve DEVLET FETİŞİZMİ



   Kürt sorununu çözmek noktasında ciddi adımların atıldığı bir dönemdeyiz. Devletin hiç olmadığı kadar şeffaf bir siyaset izleme çabaları, öte yandan BDP ve Öcalan kanadından gelen samimi ve bütünleyici açıklamalar çözüme dair büyük bir ümit yeşertmiş durumda. Yalnız burada önemli bir husus var ki o da bu hareketin ne kertede millet tabanına sahip olduğu!
   Görünürde iki kesimin de en kapsayıcı temsilcileri bir masaya oturmuş ve sorunu çözmek için projeler üretmesine rağmen, benim tanıklık ettiğim Türk milliyetçi tabanında bu izlenen siyasete karşı aşırı bir kin ve öfke oluşmuş durumda.(Antalyalı olduğumu da belirteyim) yani Türk tabanı (tabi eğitim seviyesine göre tepkiler değişiyor), tabiri caizse, çözümden ziyade, kendi devletlerinin PKK sempatizanlarıyla çözüm arayışında olmalarını kabullenemiyor. Çünkü bu türden bir çözüm anlayışı, milliyetçi kesim tarafından “devlet imajını” lekeleyen bir hadise olarak algılanıyor. Ve bu Türk milliyetçilerini “anlamak” adına son derece önemli bir hadise. Türk devletinin imaj kaybı!
   Devlet fetişizmine kadar varan bu düşünce, aslında, Türk milliyetçiliğini de tanımlayan bir olgu. Yani Türk milliyetçilerindeki var olan Kürt antipatisi, Kürtlüğe ve Kürt kültürüne duyulan öfkeyle alakası olmayan; devlet yapısı ve otoriterliğini zedeleyen birçok hamlenin Kürt tarafından gelmesinden kaynaklanan bir antipati. Kürtlerin Türkiye’yi bölerek yeni bir Kürt devleti kuracağını düşündürten bir endişe. Bunların başını da çeken, tam da Atatürk’ün dediği iç mihrak kelimesinin karşılığı olan, PKK . Yani, mimlenmiş bir kelimenin Kürtlere, PKK aracılığıyla giydirilmesi. Hal böyle olunca da Kürt kesiminin bölücülük taşımayan sosyal yaşantıya dair istekleri de gölgeleniyor.
 Bu açıdan bakmak gerekirse, Avrupa’da var olan ve şu sıralarda yükselişe geçen milliyetçi anlayışla Türk milliyetçilerinin anlayışı tamamen farklı. Birisi dinden ve etnisiteden güç alırken, diğeri devlet refleksi olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü Türk milliyetçiliği, Türk olmayan unsurlara karşı değil, ilginç bir şekilde sadece Kürtlere karşı oluşuyor. Peki Türk toplumunu saran bu devlet fetişizminin sebebi, kaynağı ne?
   İşte bu sorunun cevabı çok önemli, çünkü milliyetçilik konusunda herkes yakın beyanatlarda bulunurken, nerden kaynaklandığına geldiği noktasında, bana göre 100 yılın gerisine gidemeyen ve gösterilmiş, kolay ve savunmasız bir hedef olarak gördükleri Cumhuriyete, Atatürk’e ve ulusalcı hatta ırkçı söylemlerine işaret edip konuyu kapatıyor.
   Öncelikle Türk milliyetçiliği, yukarıda da belirttiğim gibi, ulusalcılıktan ziyade devlet fetişizminden kaynaklanan bir milliyetçilik ve Avrupa’yla kıyas edilemez. İlla ki Türk eğitim sistemi ve ulusalcı söylem bu milliyetçiliği güçlendirmiştir amenna ama asıl kaynağı devlet fetişizmidir.
   Aslında bu anlayış, Osmanlının ikili hukuk sistemine dayanan bir süreçten evrilerek bugünlere gelmiştir. Nasıl derseniz? Öncelikle, şer’i ve örfi hukukun işleyişini kısaca anlatmakta fayda var. Şer’i hukuk, gücünü dinden alan, bir tür medeni hukuktur ve değişmez bir sistem teşkil eder. Reayanın hukukudur. Bu hukuk, Şerif Mardin’e göre, reayaya can ve mal güvenliği sağlamakta; ama onlardan yetki ve sorumluluğu esirgemektedir. Örfi hukuk ise, padişah iradesiyle zamanla değişen, yöneticilerin hukukudur. Bu hukuk, Şerif Mardin’e göre, kul(yönetici) bürokrasisini yetki ve sorumluluklarla donatmakta; ama onlardan can ve mal güvenliğini esirgemektedir. Bu iki hukukun en belirgin iki ayrı müessesesi “kadı askerlik” ve  “yargıcılık” müessesesidir.
   Farklı iki hukuk sisteminin uygulanması, Osmanlı’da büyük bir belirsizliğe sebep olması gerekirken, Prof. Cornell H. Fleischer, “bu belirsizliğin bilerek yaratıldığını ve Osmanlı’nın bu belirsizliği dengelemekte çok başarılı olduğunu” söylüyor. Yine Prof. Fleischer, “benim incelediğim Kanuni döneminden başlayarak Osmanlılarda kutsallığın bir tür dinden devlete devredilişi söz konusu.” Hayatın içine karışmasa da devlet yönetiminde aşırı derecede etkili bir örfi hukuk. Yani gücünü dinden değil, padişahtan alan hukuk! Ve özellikle, Mecellenin de kabulünden sonra, örfi hukuk şer’i hukukla bütünleşmiş, devletin hukuku şeriat kisvesi altında halk arasında da güçlenmiştir. “Dine hizmet eden devlet” yerini “dinin hizmet ettiği devlete” bırakmıştır. Bunun yanı sıra, Osmanlının son dönemde maruz kaldığı siyasi ve sosyolojik yalnızlık, devletine bütünüyle bağlı bir halk oluşturmuş ve bunun üzerine Osmanlı’nın devamı olarak kurulan Cumhuriyet ve onun ulusalcı söylemleri de bu düşünceyi güçlendirmiştir.
   Son olarak, var olan Türk milliyetçiliğinin kaynağı, devlete olan aşırı güven ve bağlılıktan kaynaklanıyor ve devletin düşman olarak işaret ettiği her şeye otonomik bir tavır oluşuyor. Bu otonomik tavır da, kökeni Cumhuriyeti aşan, Osmanlının izlediği politikalarda aranması gereken bir zihniyetin eseridir. Ve Türkiye Cumhuriyetinin düşüncesi değişmediği sürece, Türk milletinin düşüncesinin değişmesini beklemek faydasız olur. Atılan adımların ne kadar samimi olduğunu da buradan rahatça anlayabiliriz.