Kürt sorununu çözmek noktasında ciddi
adımların atıldığı bir dönemdeyiz. Devletin hiç olmadığı kadar şeffaf bir
siyaset izleme çabaları, öte yandan BDP ve Öcalan kanadından gelen samimi ve
bütünleyici açıklamalar çözüme dair büyük bir ümit yeşertmiş durumda. Yalnız
burada önemli bir husus var ki o da bu hareketin ne kertede millet tabanına sahip olduğu!
Görünürde
iki kesimin de en kapsayıcı temsilcileri bir masaya oturmuş ve sorunu çözmek
için projeler üretmesine rağmen, benim
tanıklık ettiğim Türk milliyetçi tabanında bu izlenen siyasete karşı aşırı
bir kin ve öfke oluşmuş durumda.(Antalyalı olduğumu da belirteyim) yani Türk
tabanı (tabi eğitim seviyesine göre tepkiler değişiyor), tabiri caizse, çözümden ziyade, kendi devletlerinin PKK sempatizanlarıyla çözüm arayışında
olmalarını kabullenemiyor. Çünkü bu türden bir çözüm anlayışı, milliyetçi kesim
tarafından “devlet imajını” lekeleyen
bir hadise olarak algılanıyor. Ve bu Türk milliyetçilerini “anlamak” adına son derece önemli bir
hadise. Türk devletinin imaj kaybı!
Devlet
fetişizmine kadar varan bu düşünce, aslında, Türk milliyetçiliğini de
tanımlayan bir olgu. Yani Türk milliyetçilerindeki var olan Kürt antipatisi,
Kürtlüğe ve Kürt kültürüne duyulan öfkeyle alakası olmayan; devlet yapısı ve
otoriterliğini zedeleyen birçok hamlenin Kürt tarafından gelmesinden
kaynaklanan bir antipati. Kürtlerin Türkiye’yi bölerek yeni bir Kürt devleti
kuracağını düşündürten bir endişe. Bunların başını da çeken, tam da Atatürk’ün
dediği iç mihrak kelimesinin
karşılığı olan, PKK . Yani, mimlenmiş
bir kelimenin Kürtlere, PKK aracılığıyla giydirilmesi. Hal böyle olunca da
Kürt kesiminin bölücülük taşımayan sosyal yaşantıya dair istekleri de
gölgeleniyor.
Bu
açıdan bakmak gerekirse, Avrupa’da var olan ve şu sıralarda yükselişe geçen
milliyetçi anlayışla Türk milliyetçilerinin anlayışı tamamen farklı. Birisi
dinden ve etnisiteden güç alırken, diğeri devlet refleksi olarak karşımıza
çıkıyor. Çünkü Türk milliyetçiliği, Türk olmayan unsurlara karşı değil, ilginç
bir şekilde sadece Kürtlere karşı oluşuyor. Peki Türk toplumunu saran bu devlet fetişizminin sebebi, kaynağı ne?
İşte bu sorunun cevabı çok önemli, çünkü
milliyetçilik konusunda herkes yakın beyanatlarda bulunurken, nerden
kaynaklandığına geldiği noktasında, bana göre 100 yılın gerisine gidemeyen ve
gösterilmiş, kolay ve savunmasız bir hedef olarak gördükleri Cumhuriyete, Atatürk’e
ve ulusalcı hatta ırkçı söylemlerine işaret edip konuyu kapatıyor.
Öncelikle
Türk milliyetçiliği, yukarıda da belirttiğim gibi, ulusalcılıktan ziyade devlet
fetişizminden kaynaklanan bir milliyetçilik ve Avrupa’yla kıyas edilemez.
İlla ki Türk eğitim sistemi ve ulusalcı söylem bu milliyetçiliği
güçlendirmiştir amenna ama asıl kaynağı devlet fetişizmidir.
Aslında
bu anlayış, Osmanlının ikili hukuk sistemine dayanan bir süreçten evrilerek
bugünlere gelmiştir. Nasıl derseniz? Öncelikle, şer’i ve örfi hukukun
işleyişini kısaca anlatmakta fayda var. Şer’i hukuk, gücünü dinden alan, bir
tür medeni hukuktur ve değişmez bir sistem teşkil eder. Reayanın hukukudur. Bu
hukuk, Şerif Mardin’e göre, reayaya can ve mal güvenliği sağlamakta; ama
onlardan yetki ve sorumluluğu esirgemektedir. Örfi hukuk ise, padişah
iradesiyle zamanla değişen, yöneticilerin hukukudur. Bu hukuk, Şerif Mardin’e
göre, kul(yönetici) bürokrasisini yetki ve sorumluluklarla donatmakta; ama
onlardan can ve mal güvenliğini esirgemektedir. Bu iki hukukun en belirgin iki
ayrı müessesesi “kadı askerlik” ve
“yargıcılık” müessesesidir.
Farklı iki hukuk sisteminin uygulanması,
Osmanlı’da büyük bir belirsizliğe sebep olması gerekirken, Prof. Cornell H.
Fleischer, “bu belirsizliğin bilerek yaratıldığını ve Osmanlı’nın bu
belirsizliği dengelemekte çok başarılı olduğunu” söylüyor. Yine Prof.
Fleischer, “benim incelediğim Kanuni döneminden başlayarak Osmanlılarda
kutsallığın bir tür dinden devlete
devredilişi söz konusu.” Hayatın içine karışmasa da devlet yönetiminde
aşırı derecede etkili bir örfi hukuk. Yani
gücünü dinden değil, padişahtan alan hukuk! Ve özellikle, Mecellenin de kabulünden sonra, örfi
hukuk şer’i hukukla bütünleşmiş, devletin hukuku şeriat kisvesi altında halk
arasında da güçlenmiştir. “Dine hizmet eden devlet” yerini “dinin hizmet ettiği devlete” bırakmıştır.
Bunun yanı sıra, Osmanlının son dönemde maruz kaldığı siyasi ve sosyolojik
yalnızlık, devletine bütünüyle bağlı bir halk oluşturmuş ve bunun üzerine Osmanlı’nın devamı olarak kurulan
Cumhuriyet ve onun ulusalcı söylemleri de bu düşünceyi güçlendirmiştir.
Son olarak, var olan Türk milliyetçiliğinin
kaynağı, devlete olan aşırı güven ve bağlılıktan kaynaklanıyor ve devletin
düşman olarak işaret ettiği her şeye otonomik bir tavır oluşuyor. Bu otonomik
tavır da, kökeni Cumhuriyeti aşan, Osmanlının izlediği politikalarda aranması
gereken bir zihniyetin eseridir. Ve
Türkiye Cumhuriyetinin düşüncesi değişmediği sürece, Türk milletinin
düşüncesinin değişmesini beklemek faydasız olur. Atılan adımların ne kadar
samimi olduğunu da buradan rahatça anlayabiliriz.